KÜRATÖR YASİN TÜTÜNCÜ İLE MÜZECİLİK VE ADNAN MENDERES MÜZESİ ÜZERİNE…

Küratör Yasin Tütüncü ile geçtiğimiz ay Aydın’da açılışı gerçekleştirilen Adnan Menderes Demokrasi Müzesi ile müze ve sergicilik çalışmaları üzerine bir e-sohbet gerçekleştirdik.

Yasin Bey sizi tanıyabilir miyiz?

Giresun’un Alucra ilçesinde doğdum büyüdüm. Çocukluğum Alucra da geçti. Alucra İmam Hatip Lisesini bitirdikten sonra dershane için İstanbul’a geldim. Haddizatında bir ayağımız hep burada idi. KTÜ’de İşletme okudum. Sanat tarihine de merakım vardı, fakat 28 Şubat uygulamaları sebebiyle mümkün olmadı.

Alart’ı nasıl kurdunuz? Bu alana hangi sâiklerle yöneldiniz?

28 Şubat sonrası okul seçenekleri tükenince bir kitabevi açmayı düşündüm. Kısa süreliğine bu işle meşgul olduktan sonra buradan ayrılarak İstiklal Caddesi’nde küçük bir ofis tuttum. Kültür sanat alanında yapılan çalışmalara farklı bir açıdan yaklaşmak istiyordum.

‘Farklı açı’yı biraz açar mısınız?

Genelde projeler piyasa rutinleri üzerine gelişiyordu. Tasarım ve malzeme bilgisine hikâyeyi de katarak içerik öncelikli bir yaklaşım dilini benimsedim. Biraz da bunu bir ihtiyaç olarak görüyordum. Esasında ezelden beri ötekileştirilmiş yerel ve tarihsel kültür anlayışının önüne sanal duvarlar ördüğünü görüyordum. Tam burada ortaya koyulacak yeni ve özgün içerikler, ötekinin varlığını görünür kılabilirdi. Elbette bunları düşündüğüm tarih, 2000’li yılların başlarıydı. Bir süre sonra ülkenin bu istikamette ilerleme kaydetmesiyle düşüncelerimizi hayata geçirme fırsatı bulduk. Topkapı Sarayı’ndan Oxford’a kadar pek çok nevişahsına münhasır projelere emek vermek nasip oldu. Özellikle dünya çapında faaliyet gösteren Dünya Etnospor Konfederasyonu’nda Sanat Yönetmeni olarak düşüncelerimin örtüştüğü bir alanda dünya genelinde geleneksel kültür ve oyunların tecrübi diliyle buluşan projeler çalışmak benim için ayrı bir sevinç ve gurur kaynağı olmuştur.

KÜRATÖR TÜTÜNCÜ: TÜRKİYE PEK ÇOK ALANDA DÜNYA STANDARDINI YAKALADI

Dünyadaki yeni müzecilik yaklaşımları Türkiyeye nasıl yansıyor?

Artık Türkiye pek çok alanda dünya standartlarını yakaladı. Ülkemizin zaman zaman dünyaya teknoloji ve telif aktardığına da şahit oluyoruz. Dijital iletişim ve uzaktan çalışma imkanlarının gelişmesi pek çok üreticiyi özellikle de tasarımcıları global hale getirildi. Artık en popüler ve küresel tüketim ürünlerinin menşeini tek bir ülkeye ait kılamıyoruz. Bu anlamda etkileşim karşılıklı ve/veya çok taraflı diyebiliriz. Dijital âlemin en yeni ürünü ise Metaverse. Kısa bir süre önce tanıtılan Metaverse dijital kullanım alanı ülkemizde de çok konuşulan bir konu oldu. Esasında salgının hemen başında yaptığımız iki dijital sergi hem dünyada hem de ülkemizde ilk Metaverse sergisi diyebileceğimiz bir tasarımla gerçekleşti. İnsanların salgın dolayısıyla evlerinden çıkamadığı bir zamanda internet ortamına modelliğimiz Tophane-i Âmire binasında İçişleri Bakanımız Sayın Süleyman Soylu ve Kültür Bakanımız Sayın Mehmet Nuri Ersoy’la birlikte “Göçün İzleri” sergisini deneyimledik. Herkes bulunduğu mekândan sergi salonuna bağlanarak birbiriyle konuştu, hatta linkten içeri giren hiç beklemediği üçüncü kişilerle karşılaştı. Bu sıradışı çalışma dünyadaki müzeciliğin geleceği bakımından ilginç ipuçları barındırıyor. Şimdi iki buçuk yıl sonra bu alanda benzer gelişmelerin hızlandığını görebiliyoruz. Bunun iyi yanları olduğu kadar büyük sorunlara yol açacak potansiyeli de beraberinde sürüklediğini söyleyebiliriz. Bu etkileşimin tüm dünyada müze geleneğini değiştirerek müzelerin özellikle Batıdaki statüsüne etki edeceğini düşünüyorum.

Türkiye’de müzecilik uygulamaları üzerine neler söylemek istersiniz?

Türkiye’de pek çok yeni müze yatırımı var. Nitelikli eser sergileyen müzeler ise oldukça sınırlı diyebiliriz. Bu alanda yapılan çalışmalar bazen müzeden çok “kalıcı sergi” diyebileceğimiz bir tarzda üretiliyor. Özellikle nitelikli obje barındırmayan metin ve imaj sergilemeye dayalı “müze”; mekânlar kısa bir süre sonra efektif faydadan uzak “donuk mekânlar” haline gelebiliyor. Bir nevi bilgi görselleştirmesi yapan bu mekânlar bilgiye ulaşmayı kolaylaştıran araştırma, okuma ve etkileşimli bilgi alanlarını da içine alan daha efektif tasarım mekânları olarak yeniden düşünülebilir. Bu mekânların müze olarak anılmasına karşı değilim fakat mekâna dair oluşum ve işletme sorunlarını konuşmaya başladığımızda acaba daha farklı bir ifade şekli olabilir mi diye de düşünmeden edemiyorum. Bir diğer husus da bizim özel olarak eğildiğimiz hikâyeleştirme, tasarım ve bunlara dair telif konularının piyasa kuralları içerisinde yeterli zemini bulamayışı. Fikir işçiliği hâlâ bir değer olarak görülmüyor maalesef. Sürdürülebilir, uzman düşünce işçiliği için bu değerlerin daha somut ve konuşulur hâle gelmesi gerekiyor.  

Peki, müze tasarım ve uygulama projeleri alanında siz neler yapıyorsunuz?

Türkiye’de müze deyince Batı’da olduğu gibi tarihi ve arkeolojik envanter sergilemesinden çok hikaye eksenli sergilemenin çoğunluğu oluşturduğu mekanlar gelir aklımıza. Bu nedenle yukarıda bahsettiğim gibi öncelik her zaman iyi bir hikâyenin oluşturulmasındadır. Biz bu noktada hikâyeyi önceleyen bir tasarım dilini benimsiyor ve muhataplarımıza konuyu ilk olarak buradan ele almayı teklif ediyoruz. Tabii fikir kabul gördüğünde çalışma bütünlüğü ve sağlıklı bir sonuç elde etmek için uygulamayı üstlenmek de kaçınılmaz oluyor. Aynı zamanda hikâyeyi etkileyici kılmak için gelişen teknoloji ve imkânları da kullanarak ziyaretçiler için yeni etkileşim alanları tasarlıyor ve üretiyoruz. Bu süreç bazen içinde dijital yazılımlardan video prodüksiyonlara uzanan çok kompleks işlerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor ki biz işimizin bu yönünü çok seviyoruz. 

Projelendirdiğiniz müze ve sergilerden öne çıkanlar hakkında bilgi verir misiniz?

Yağbasan projesinin talihsizliğini bir kenara koyacak olursak “Siyer” ve “Ahilik” projelerimiz dışında kalan ve burada belirtmediğimiz pek çok proje hayat buldu.

Meselâ…

Topkapı Sarayı ile başlayan sergileme tecrübemiz Güney Kore’den New York’a kadar oldukça farklı alanlarda devam etti. Tüm sergilerimiz gerek ülke tarihi gerekse dünya tarihi bakımından çok önemli konular üzerine gelişti. Örneğin Topkapı Sarayı’nda yaptığımız “Japonya’nın 5000 yıllık Kültür Mirası Sergisi” Ertuğrul firkateyniyle başlayan Türk-Japon dostluğunun 100. yılı vesilesiyle tertip edilmişti.

Harbiye Askeri Müzesi’nde iki yıl gibi uzun bir süre açık kalan “1.Dünya Savaşında Osmanlı Cepheleri” sergisi ilk defa ortaya çıkan ATASE arşivleri ile gerçekleşen yakın tarihimize ışık tutan önemli bir diğer sergi çalışmamızdı.

İstanbul Kongre Merkezi’nde Cumhurbaşkanlığı himâyelerinde gerçekleşen “Osmanlı’nın Unutulan Zaferi Kut-ül Amare Sergisi” İngiltere’nin en büyük yenilgisi olarak tarihe geçen ve savaşta İngilizler tarafından kandırılan Hintli askerlerin Bursa’ya kadar uzanan ilginç hikâyelerinin yer aldığı dünya tarihi bakımından oldukça önemli bir konuydu.

Yine yakın tarihimiz ve dünya tarihi bakımından oldukça önemli olan Kore Savaşı ve Türk askerinin “Ankara Okulu” ile başlayan dillere destan serüveni Güney Kore’nin başkenti Seoul’de düzenlediğimiz bir sergi ile anıldı.

1960’larda başlayan Avrupa’ya işçi göçlerinin anlatıldığı ve dönem objelerinin sergilendiği “Memoirs in My Suitcase” adlı sergimiz Oxford’da Pitt Rivers Museum’da iki yıl gibi uzun bir süre dünyadan misafirlerini ağırladı.

Son olarak New York’ta yapımı tamamlanan “Türk Evi” binasının açılışı münasebetiyle gerçekleştirdiğimiz “Amerikalı Osmanlılar Sergisi” de 1800’lü yıllardan itibaren Amerika’ya giderek orada kalan Osmanlıların izini süren ve hikâyelerini görünür kılan oldukça farklı bir konuyu gündeme taşıyan önemli sergi projelerimiz arasında yerini aldı.

Âlâ… Projelendirdiğiniz müzeleri de konuşalım…

Bizim için işlerimizin her biri çok ilginç detaylar barındıran uzun hikâyeler. Burada 2013 yılında Gaziantep’te yaptığımız İslam Bilim Tarihi Müzesi’nden bahsetmek isterim.

Tabii ki, açılışına dair ortağınız Dr. Bekir Cantemir ile bir mülakat yapmıştım…

Çoğu Arapça el yazma kaynakların taramaları sonucu oluşan hummalı bir ekip çalışması ve 104 reprodüksiyon obje sergisi ve etkileşimli alanları ile tarihi bir dönemin anlatıldığı sıra dışı bir müze. Maalesef bu alanda ikincisi olmasını planladığımız Tokat Yağbasan Bilim Tarihi Müzesi projemiz istismar edildi.

Hangi mülahazalarla?

İşlerin niteliklerinin anlaşılması noktasında kurumlarımızın büyük eksikleri var. Umuyorum bu noktadaki hatalar kısa sürede düzeltilir. Geçmişte “Siyer Müzesi” gibi çok özel özel bir projede çalıştık. Tabi biz bu “siyer” ve “müze” kavramlarının bir arada kullanımını terminolojik olarak doğru bulmadığımız için daha farklı bir isim ve içerik düzenlemesi önermiştik. Bu proje de sıra dışı bina tasarımı ve içeriği bakımından belki de dünyada ilklerden olacak bir çalışma idi. Beni çok heyecanlandıran bir diğer projemiz de Ahilik üzerine Kırşehir’de Ahi Evran Külliyesi içinde yer alan Ahi Evran Müzesi çalışması idi. Ahilik geleneğini bilinenin çok ötesine taşıyacak bu proje sadece bir meslek örgütü gibi anlaşılan bu kuruma hak ettiği ilgiyi oluşturabilecek bir projeydi. Bu projeye çalışırken bir kez daha Türkiye’deki tarihi birikimin müzeleştirilmesinde içeriği oluşturan hikâyenin ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu bir kez daha fark ettim.

Son projemiz Adnan Menderes Müzesi de Türkiye tarihinde müstesna öneme sahip bir çalışma oldu. Böylesi bir çalışmayı gerçekleştirmek bizim için ayrı bir kıymet taşıyor elbette.

Adnan Menderes Müzesi fikri nasıl ortaya çıktı?

Müzenin yapımı Sayın Cumhurbaşkanımızın bir Aydın ziyareti esnasında ilk defa ortaya çıkıyor. Cumhurbaşkanımız o esnada yanında bulunan İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu’ya Menderes‘in hatırasına Çine çayı kenarında bir müzenin yapılmasının gelecek kuşaklara aktarılacak güzel bir miras olacağını söylüyor. Bunun üzerine Bakanlık ve Valilik harekete geçiyor.

Müzenin ana fikri nedir?

Ben bu proje ile karşılaşınca bugüne kadar yapılan çalışmalar ve hafızayı şekillendiren içeriklerin genelde 27 Mayıs eksenli olduğunu fark ettim. Menderes dönemi sık sık anılsa da bir dramın arkasına sıkışmış tarihi kesit gibiydi adeta.

Hafızalarımızı yokladığımızda sanki 1950 ilâ 60 yıllarında sadece on yıl yaşamış bir kişi canlanıyordu zihnimizde. Tabir yerinde ise tarihin önüne bir set örülmüş gibiydi. Menderes’i bir şahsiyet olarak göremiyorduk. Tüm bunları önüme koyduğumda, müze için yol haritası da belirmiş oldu.

Fikirden, projenin gerçekleşmesine kadar geçen aşamaları kısaca nasıl özetlersiniz?

İlk olarak ciddi bir kaynak taraması yapıyoruz. Hemen akabinde bulabildiğimiz kaynakları temin etme yoluna gidiyoruz. Bu esnada bu konuda çalışma yürüten akademisyen, gazeteci, koleksiyoner gibi isimlerle ön görüşmeler yapıyoruz. Kendi okumalarımız da ciddi bir yer kaplıyor. Danışmanlarımız oluyor. Atladığımız, yanlış gördüğümüz yerleri onlarla istişare ederek düzenliyoruz. Bir diğer taraftan ofisteki mimar ve tasarımcı arkadaşlarımızla yaptığımız toplantılarda tasarımın dilini ve uygulama aşamalarını belirliyoruz. Müzede yer alan yazılardan aydınlatma ünitelerine her şey ideal sunum ve tasarım dili için planlanıyor. Bu aşamalarda dışarıdan fark edilmeyen insanüstü bir çabanın harcandığını da söyleyebilirim. Bu gerçekten çok uzun bir hikâye…

Hikâyeden hakikate dönüşen Andan Menderes Müzesi’nin bölümlerinden bahseder misiniz?

Tabii ki… Müze iki kat sergileme, bir kat kütüphane ve arşiv olmak üzere üç kattan oluşuyor.  Girişte ziyaretçileri Menderes’e ait İstiklal Madalyası karşılıyor. Hemen devamında “Kabuk” adını verdiğimiz Menderes’in çocukluğu ve gençlik yılları yer alıyor. Aile hayatı, askerliği ve siyasi hayatının ilk evreleri bu katta konumlanıyor. İkinci kat 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara geldiği seçimlerin anlatımı ile başlıyor. Menderes’in Türkiye vizyonu ve 10 yıllık icraatları sekiz metre yüksekliğindeki altıgen bir odada Türkiye haritası üzerinde rölyef maketler yardımı ile anlatılıyor. Menderes’in dış politika seyahatleri, uçak kazası, İmam-ı Azam türbesini ziyareti, sözlü tarih kayıtları, dönem pulları ve Menderes’in bizzat hazırladığı 10 yıllık icraatların yer aldığı 1960 takvimi yine bu katta ziyaretçilerin göreceği bölümler arasında yer alıyor.

Envanter esaslı sergileme, Menderes kelimesi etrafında örülen ve tali dallarla kuvvetlendirilmiş bir hat üzerinde ilerliyor. Menderes ırmağının kıvrımlı ve genişleyen hatları müzenin gerek kavramsal gerekse fiziki bakımından şekillenen hatlarıyla tam bir uyumluluk arz ediyor.

Müzede sergilemekte olduğunuz merhum Başbakan Adnan Menderese ait şahsî eşyaları, fotoğrafları, eşya ve efemera ürünlerini nasıl temin ettiniz?

İşin bu kısmı oldukça ilginç. Çalışılmış bir envanter olmamakla birlikte yaptığımız ön tetkiklerde bir envanterin oluşup oluşmayacağı da büyük bir soru işaretiydi bizim için. Adeta bir dönemin hafızası silinmiş gibiydi. 27 Mayıs tutanaklarına eşlik eden birkaç fotoğraf ve binlerce evrak bizim anlatmak istediğimiz hikâyenin hiçbir yerini doldurmuyordu. Bunun üzerine ofiste bir araştırma birimi kurduk. Yabancı kaynaklar, basın arşivleri, yurt dışında yaşayan koleksiyonerler, mezatlar, internet ortamında satışa çıkan kaynaklar gibi her dilde aramalar yaptık. İngiltere, Amerika ve Almanya gibi pek çok farklı lokasyondan fotoğraf, efemera vb. orijinal sergi nesneleri temin ettik. Salgın koşullarında bulabildiğimiz eserleri satın almak ve Türkiye’ye ulaşmasını sağlamak ise ayrı bir çaba gerektirdi.  

Müzede Lemi Atlı tarafından bestelenen Bu rûzgâr-ı bî-mededin inkılâbı var” şarkısı, ziyaretçileri 60 yıl öncesine götürüyor. Şarkının hikâyesini nasıl dillendirirsiniz?

Adnan Menderes’in hayat hikâyesi baştan sona kaderin tevafukları ile örülmüş girift bir masal gibi. Büyük şair Necip Fazıl Kısakürek, Menderes’in bu yönüne “ivicac” (eğri-büğrü olmak) kelimesi ile vurgu yapıyor. İşte Osmanlı dönemi yazılan Nedim’e ait şiirin Menderes’e uzanan öyküsü de böyle kıvrımlı bir hikâye. Menderes’in, evlilik teklifini kabul etmeden önce ona "bir şartla seninle evlenirim” diyor Berin Hanım. O da “siyasete girmeyeceksin” diyor, nitekim bu sözü de alıyor Menderes’ten. Gelgelelim kader öyle tekâmül etmiyor. Berin Hanım’ın bu şartı, siyasi nedenlerle asılan dayısının akıbetinin müstakbel eşinin başına gelmesini engellemektir. Berin Hanım’ın dayısı Doktor Nazım, Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarındandır. Bir iftira sonucu İzmir Suikasti ile suçlanınca idamına hükmediliyor. İdam edilmeden önce Mustafa Kemal’e iletilmek üzere bu şarkının son mısraında geçen "Bu rûzgâr-ı bî-mededin inkılâbı var” sözünü söylüyor. Bu sözü duyan Mustafa Kemal, idam fermanını imzalamaktan bir an vazgeçtiyse de İsmet İnönü’nün “Paşam zafiyet göstermeyiniz” telkini ile imzalıyor. Bu olay üzerine Lemi Atlı’nın bestelediği bu Türk musikisi eseri yasaklanıyor. Tâ ki Menderes Başbakan olduğunda bu yasağı kaldırıncaya kadar bu parça çalınamıyor. Berin Hanım daha sonra “bu isteğimin kadere karşı söylenmiş beyhude bir istek olduğunu biliyordum” dediği rivayet edilir. Nitekim burada daha da ilginç bir konu var…

Nedir?

Berin Hanım’ın ailesine üç damat giriyor, onlar da Doktor Nazım, Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu. Berin Hanım adeta bu gerçeği derin bir kavrayışla fark ediyor. 

Rahmetullahi aleyhim ecmain. Adnan Menderesi Türkiye tarihi okumasında nasıl konumlandırıyorsunuz?

Gördüğüm kadarıyla ortada ıskalanmış bir tarih var. Menderes’in hayat hikâyesinde günümüze ışık tutacak çok fazla ayrıntı gizli.

“ADNAN MENDERES TÜRKİYE TARİHİNDE BİR NEVİ KÖPRÜDÜR.”

Osmanlı devrinde doğup İstiklal Harbi’nde son 15‘liler kafilesi ile cepheye gidip yeniden kurulan Türkiye’yi imar eden bir Başbakan olarak idam edilmek, bir kişinin kişisel hayat hikâyesini aşan, daha büyük bir tarih kaydına tevafuk eder kanaatindeyim. Gerek Adnan Menderes ve arkadaşlarının düşünceleri gerekse yapılan icraatların Türkiye sosyolojisine etkileri derin araştırmalara konu olması gerekir. Adnan Menderes’i Türkiye tarihinde bir köprü olarak görmek lazım gelir. Bölünmüş bir hafızayı birleştirmeye çalışan ve bunun ülke için mutlak bir gerçeklik olduğunu açıkça ortaya koyma cesareti göstermiş biridir.

YASİN TÜTÜNCÜ: MENDERES ÖZGÜVENİ YÜKSEK, KENDİNDEN EMİN BİR ADAM…

Müzeyi yaparken nasıl bir Menderesle tanıştınız? Sizin için Adnan Menderes nasıl bir adam?

Menderes gerçekten ilginç bir kişilik. Son derece idealist. Çetin bir çocukluk geçiriyor. Kendini yetiştiriyor. Doğuştan gelen bir memleket sevdası var. Belâgatı müthiş. Ömrünün sonuna kadar Osmanlıca yazma alışkanlığını hiç bırakmıyor. İngilizcesi çok iyi, biraz Yunanca ve Fransızca biliyor. Giyim kuşamına özen gösteren, işini ciddiye alan bir kişiliği var. Pek çok hâlinde anne ve babasız büyümenin kalbinde bıraktığı büyük boşluğu görmek mümkün. Benim gördüğüm Menderes, oluşturulmak istenen yanlış imajın aksine oldukça özgüveni yüksek ve kendinden emin bir adam.  

Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir toprak beyikendi arazilerinin tamamına yakınını ücretsiz bir şekilde köylülere dağıtıyor. Bu keyfiyet sizce neden Türkiye tarihinde konuşulmuyor?

Iskalanmış tarihin içindeki pek çok konudan biri de elbette ki toprak meselesi. Toprağını dağıtmak, üstelik bugün iki İstanbul tarihi yarımada büyüklüğüne denk gelen 27 milyon metrekarelik bir alanı köylüye bırakmak, Menderes’i gerçek bir ülkü ve devlet adamı yapıyor. Böylelikle Menderes’in “memleket davası” iddiasının gerçekliği ortaya çıkıyor. Tabii bu meseleyi gizlemediğiniz takdirde 27 Mayıs aklını ve orada yaşananları izah edemiyorsunuz. Çok ilginçtir, ilk soruşturmalarımızda resmi daireler ve akademisyenler tapu belgelerinin varlığını inkâr ettiler. Bizim ısrarlı araştırmalarımız ve konunun uzmanı kişilerle yaptığımız hummalı çalışmalar gerçeği gün yüzüne çıkardı. Çoğu Osmanlıca belgelerden oluşan tapu belgelerini ve devir, defter kayıtlarını tek tek inceledik. Böylelikle net rakamları ve haritayı ortaya koyduk.

Yeni projeleriniz neler?

Bizi heyecanlandıran projeler üzerinde çalışıyoruz bugünlerde. Bunlardan bazıları, İslam dünyasındaki kültürel miras çalışmalarını bir araya getirecek İslam Mirası Müzesi, yakın Türkiye tarihiyle ilişkili bir Uluslararası Basın Tarihi Sergisi ve daha önceki Etnospor Kültür Festivali çalışmalarımızın bir uzantısı olarak Kök Hücre Etnospor Sergisi.

İlave etmek istediğiniz hususlar var mı?

Özellikle konuya ilgi duyan gençlerin bir araya gelmesi, yeni sergileme dili ve teknikleri üzerine çalışmalarını tavsiye ediyorum. Bu alandaki potansiyelin iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Alart olarak prensiplerimizden biri de bu konularda ilham verici işler üreten ya da üretecek olanların buluşma adresi olmak ve onlara yol göstermektir.

İlginiz için teşekkür ediyorum.

 

Ben de teşekkür ediyorum İbrahim Ethem Bey.

 

İbrahim Ethem Gören-03.02.2022-Yazı No: 283

{name}
{content}
+
-
{name}
{content}
+
-

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

SİZİ ARAMAMIZI İSTER MİSİNİZ?

  • ADINIZ
  • SOYADINIZ
  • TELEFON NUMARANIZ
  • E-POSTA ADRESİNİZ
  • AÇIKLAMA
  • Kişisel Verilerle İlgili Aydınlatma Metni ’ni okudum, başvuru kapsamında kişisel verilerimin işlenmesine onayım vardır.

SİTE HARİTASI

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

BİZ SİZİ ARAYALIM

  • ADINIZ
  • SOYADINIZ
  • TELEFON NUMARANIZ
  • E-POSTA ADRESİNİZ
  • AÇIKLAMA
  • Kişisel Verilerle İlgili Aydınlatma Metni ’ni okudum, başvuru kapsamında kişisel verilerimin işlenmesine onayım vardır.