TÜRKİYE EBRUYLA RENKLENİYOR

TÜRKİYE EBRUYLA RENKLENİYOR

Ebru sanatımız ustadan ustaya, tekneden tekneye, gönülden gönle yol bularak yolculuğunu sürdürüyor. Ustalarımız üniversitelerde, belediyelerin meslek edindirme kurslarında, STK’larda, pek çok atölyede ebru sanatına yeni isimler ve eserler kazandırıyor. Yüzlerce ebrucu Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde ebru sanatına hizmet ediyor. Bu cümleden olarak ebruculukta epeyce mesafe alındığını söylemek vakıa mutabık olacaktır. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak tarihin hiçbir vaktinde yeryüzünde aynı anda bu kadar çok tekne açılarak ebru yapılmadı. Hâsılı, Türkiye ebruyla renkleniyor. Bu keyfiyet, eskilerin “iğneyle suyu kazmak” şeklinde tarif ve tavsif ettiği ebru sanatının geleceğine ümitle bakmamızı salık verirken nitelik yönünden bazı meselelerin de konuşulmasının vaktinin geldiğine işaret ediyor.

Ebru sanatını Emine Solak’tan öğrenen editör Sibel Cantemir ile içinden ebru sanatı geçen bir hasbihal ettik.

Sibel Hanım sizi tanıyabilir miyiz?

Ben 1980, Nevşehir doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi burada tamamladıktan sonra, 1998 yılında Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bbölümü’nü okumak amacıyla İstanbul’a geldim. Sonrasında, hepimizin malumu 28 Şubat süreci kapımıza dayandı ve başörtüsü yasağı sebebiyle 2001 yılında üniversiteden atıldım. İlk dönemler daha sancılı olsa da, Rabbime şükürler olsun ki sonrasında önüme çok güzel kapılar açıldı. Şuan yapmaktan çok heyecan duyduğum bir mesleğim, desteğini benden hiçbir zaman esirgemeyen bir eşim,  3 tane harika çocuğum ve icra etmeye çalıştığım, ruhumu dinlendiren bir sanat dalım var. Bir de amatörce ney üflemeye çalışıyorum.

 

EBRUDA HOCAYLA TALEBENİN HALET-İ RUHİYELERİNİN UYUŞMASI ÖNEMLİ

Geleneksel sanatlarımızla teşrik-i mesainiz nasıl ve ne zaman başladı?

Zannediyorum 2011 yılıydı. Hep içimde kalan ama “Acaba yapabilir miyim?” düşüncesiyle hep uzak durduğum, dahası bir türlü zaman ayıramadığım ebruya büyük kızımla birlikte başlama kararı almıştık. İkimiz de bir kursa başladık. Fakat burada belirtmek istediğim bir husus var, o da; usta-çırak ilişkisine dayalı bu tür sanatlarda muhakkak insanın ruhunun uyuştuğu bir hocayı seçmesi gerekiyor. Benim ilk hocam öyle değildi. Bu sebeple ben bu sanatı icra edecek yeteneğe sahip değilim düşüncesiyle bir süre ebruya ara verdim. Ta ki hocam Emine Solak Hanımefendi’ye rastlayana kadar… Kendisi, içinde bulunan ebru aşkını suya gayet başarılı bir şekilde yansıtmanın yanı sıra öğrencilerine de ebruyu yapabilecekleri yönünde o kadar sıcak ve samimi telkinlerde bulunuyordu ki… Kursa bir süre devam ettikten sonra kendisiyle olan görüşmemde; bu konuda yeteneğimin olduğunu ve çalışarak güzel işler çıkarabileceğimi söylemesi üzerine “Bismillah” diyerek başladım ebruya.

 

İCAZET “OLMA”NIN BELGESİ DEĞİL

Hocanızdan icazet aldığınızı biliyoruz. İcazet sanatkâra ne türden sorumluluklar yüklüyor?

En başta icazet aldıktan sonra insanın “oldum” demesi mümkün değil. Zaten icazet de “olma”nın belgesi değil. Sadece hocanız size artık çalışarak kendinizi daha da geliştirebilecek yeterliliğe eriştiğinizi ifade ediyor sizi icazete layık görerek. İcazet almak demek sadece ebru yapmaya yeterli olduğunuzu da göstermiyor üstüne üstlük. Omuzlarınıza bir sorumluluk yüklüyor. Benim yapacağım her hal ve hareket, ebrularımda kullandığım teknik, icazetim dolayısıyla hocama, ondan onun da hocasına isnat edileceği için daha da dikkatli olmayı gerekli kılıyor.

Bahsettiğiniz sorumlulukların gereğini yerine getirmek için neler yapıyorsunuz? 

Örneğin bu mülakatı yapmayı kabul ederken bile hocamla istişare ettim ya da mülakatta yayımlanacak ebru fotoğraflarına birlikte karar verdik. İnşallah gelecekte bir atölye açma hayalim var. Atölyemde devraldığım mirası öğrencilerime en güzel şekilde aktarabilirsem, zannediyorum o zaman icazetimin karşılığını bu şekilde tam olarak verebileceğim.

Hasbihalimizde de gündeme geldiği üzere hakikaten Türkiye’de çok ebrucu var. Üç dört ay kursa giden kendini tekne açma hususunda yetkin görebiliyor. Bu konuya dair düşüncelerinizi öğrenmek isteriz?

Ne yazık ki öyle… Gerçi sadece ebruda da geçerli değil bu. Bütün sanat dallarında aynı sorun var. Kursta da şahit olduğum konuşmalar vardı bu minvalde. Öğrenci kendisi karar veriyor bir sonraki çiçeğe geçip geçmeyeceğine. “Eee, tamam, yapabiliyorum artık bunu. Bir sonrakine ne zaman geçeceğim?” diyor. Bu tarz insanların hayata bakış açısı da böyle değil mi hakikaten? Sabırsız, tahammülsüz, doyumsuz… Ama zannediyorum bu tarz yaklaşımlar ya da kişiler bir süreliğine parlamayı başarsalar da, zamanla herkes kimin gerçek sanatçı kiminse taklit olduğunu anlayacaktır. Üç dört ay kursa gitmenin yanı sıra bir de ebruyu internetten öğrenmeye çalışıp hazır ebru paketleriyle ebru dersi vermeye çalışanlar var ki… Durum trajikomik.

Malumunuz olduğu üzere ebru kurslarına daha çok bayanlar rağbet ediyor. Bu tercih sizce hangi amiller üzerinden şekilleniyor?

Bayanların mesaisinin daha uygun olması muhakkak ki en belirgin etken. Yoksa bayanların daha çok rağbet göstermesi, bu sanatın feminen bir yönünün olduğunu göstermiyor. Üstüne üstlük birçok ebru ustasının da erkeklerden çıktığını görüyoruz.

 

EBRUNUN MÜSTAKİL SANAT HALİNE GELMESİNDE NECMEDDİN OKYAY’IN GAYRETLERİ MÜHİM

Ebrunun geleneksel sanatlar içerisindeki yeri hakkında neler söylemek istersiniz?

Ebru, malumunuz, ilk ortaya çıktığı dönemlerde ciltçilikte kullanılan bir unsur. Hatta Osmanlı döneminde üzerine fermanların yazıldığını bile görüyoruz. Bir de hat sanatında kullanılıyor. Fakat Necmeddin Okyay’ın çiçekleri ebruda kullanmaya başlamasıyla birlikte, ebru, artık tek başına bir sanat haline gelmeye başlıyor. Bu tarihten sonra duvarları süsleyen ebru tablolarına rastlıyoruz. Fakat bu ilk dönemlerde ebru sanatını icra edenlerin sayısı oldukça az. Alparslan Babaoğlu bile ebruyla alakalı serencamını anlatırken, bu sanatın unutulmaması için ebruya başladığından bahseder. Mezkûr üstatların sayesinde şuan ebru tekneleri kapanmamış, müstakil bir sanat haline gelmiş ve ebruya gönül veren bu kadar insan ortaya çıkmıştır.

Ebru sanatında ne arıyorsunuz?

Bu sorunuzun üzerine ebruya ilk başladığım dönemler aklıma geldi. O kadar yorgun gidiyordum ki kursa… İki çocuk, ev, iş, aklımda bin bir düşünce… Bazen elimin bile titrediğini hatırlıyorum fırçayı tutarken. Fakat kurstan çıktığımda kendimi kuş gibi hafif hissediyordum. Hele bir de o gün güzel bir iş çıkarmak nasip olduysa… Değmeyin keyfime! Suyla hemhal olmak, boyayı hissetmek, hatta öd kokusunu içime çekmek… Zihnimdekileri suya nakşetmek…

 

EBRU GÖNLÜMÜ ŞENLENDİRDİ

Aradıklarınızın ne kadarını buldunuz?

Şuan muhakkak ki birçok sanat dalında olduğu gibi ebruda da ziyadesiyle sorun var. En çok mütevazı olmasını beklediğimiz sanat icracılarında gördüğümüz ego patlaması beni çok rahatsız ediyor. Bir de alışveriş merkezlerini bile mekân tutmuş, suyun üstüne bir parça boya sıçratarak ebru yaptığını zannedenler var. Onları saymıyorum bile. Fakat benim kendi adıma konuşmam gerekirse, en çok ihtiyaç duyduğum dönemde tanıştığım ebru ruhumu dinlendirip, gönlümü şenlendirdi. Daha ne olsun!

 

EBRUYU YAPTIRAN DA SUYA NAKŞETTİRENDE O.

Ebru size neler öğretti?

Nefis terbiyesi… Tam “Her şeyi güzel yaptım!” diyorsunuz ama kâğıda aldığınızda ebruyu; kocaman bir hava boşluğu, hem de çiçeğin tam ortasında… Bir başka gün geçiyorsunuz teknenin başına, niyetiniz kırmızı bir gül yapmak. Kırmızı boya bir türlü çalışmıyor. Ya da suyu itiyorsunuz teknenin başına geçince. Hissediyor sanki sizin halet-i ruhiyenizi. Olmuyor bir türlü... Sonrasında anlıyorsunuz ki her şey nasip işi. Yaptıran da, suya nakşettiren de O; biz sadece aracı…

 

KELİMELER VE SU ÜZERİNDEKİ BOYALAR ARASINDA BENZERLİKLER VAR

Kendi yayınevinizde editörlük yapıyorsunuz. Ebrunun yayıncılıkla, editörlükle, kelimelerle kesiştiği/ayrıştığı alanlar var mı? Varsa neler?

Benim hayata dair yapmaya çalıştığım ve çocuklarıma da üstüne basa basa anlatmaya çalıştığım şey şu ki elimden geldiğince her işte en iyisini yapmak, sonrasında “Tevekkeltü al’Allah” deyip işi Yaradan’a havale etmek. Eski kitapların giriş kısmında yazar ya “Gayret bizden, Tevfik Allah’tan” diye… Ne yazık ki toplumsal olarak kaybettiğimiz bir anlayış bu. Ya başarı odaklı yaşayıp diğer bütün olasılıkları eliyor ve ne olursa olsun hedefe ulaşmaya kilitleniyoruz ya da yaptığımız işi yarım yamalak yapıp işe verdiğimiz mesaiden fazlasını, yapmışız gibi, karşı tarafa hissettirmek için harcıyoruz. İşte ben kendi lisan-ı halimle hem işim de hem de sanatımda elimden gelenin en iyisini yapmayı, sonrasını ise Yaradan’a havale etmeyi hedefliyorum.

Tabi bir de “kelimeler” ve “su yüzeyindeki boyalar” arasındaki benzerlik var. İkisine de şekil vermek sizin ruh halinize kalmış. İkisini de içinizden geldiği gibi şekillendirip kâğıda dökebiliyorsunuz. 

 

EBRUDA ÖLÇÜYÜ KAÇIRMAMAK LAZIM!

Ebru, lisan-ı hali ile size, sanatkârına ve topluma ne söylüyor?

Ebru sanatı, biraz önce de bahsettiğim; sabır, tevekkül gibi hasletleri bize öğretmesinin yanı sıra bana kalırsa tam bir denge işi. Boyayı ayarlarken öd ve su ayarını tam olarak tutturamazsanız ya boya dibe batar ya da yüzeyde o kadar açılır ki rengi yakalayamazsınız. Ya da kitreyi hazırlarken denizkadayıfının miktarını ve suyun kıvamını tam olarak ayarlayamazsanız boyanız çalışmaz, açılmaz, çatlar. Tam bir denge işi… Kıssadan hisse: Ölçüyü kaçırmamak lazım!

Son olarak ebru öğrenmek isteyenlere ne gibi bir mesaj iletmek istersiniz?

Ebru yaparken diğer sanatlarda olduğu gibi muhakkak yetenek esas fakat tek başına yeterli değil. Ebru yapma aşkı yüreğinize düştüyse, boyaların dansı gözünüzü kapattığınızda canlanıyorsa önünüzde, ödün kokusu bile güzel gelmeye başladıysa burnunuza, “Bismillah” diyerek geçin teknenin başına…   

 

İbrahim Ethem Gören

{name}
{content}
+
-
{name}
{content}
+
-

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

SİZİ ARAMAMIZI İSTER MİSİNİZ?

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

SİZİ DİNLİYORUZ

ÖZEL MÜŞTERİ HATTI 444 73 23

BİZ SİZİ ARAYALIM