BEKİR SIDDIK SOYSAL İLE SANAT VE ESTETİKTEN AÇILMIŞ BİR SOHBET

BEKİR SIDDIK SOYSAL İLE SANAT VE ESTETİKTEN AÇILMIŞ BİR SOHBET…

Günümüzün usta sanatkârlarından, ilim, fikir, sanat ve dava adamı Bekir Sıddık Soysal ile sanat ve estetik güzellikler ve eserleri üzerine sohbet ettik.

Bekir Bey istirham etsem kendinizden bahseder misiniz?

Erzurum’da doğdum. Gençliğimi bu şehirde yaşadım. Üniversiteyi de burada okudum. Bu şehirde evlendim, iki çocuğum burada doğdu. Üçüncüsü, ikinci sılam olarak tavsif ettiğim Trabzon’da doğdu.

TRT Erzurum Radyosu’nda yayıncı ve program yapımcısı olarak çalıştım. 12 Eylül Yönetiminin sakıncalı gördüklerinden biri olarak mevcutlu olarak şube müdürlüğü görevimden tenzil ile Trabzon Bölge Radyosu’na sürüldüm. Bu menfi vasatı, bazı dostlarım sayesinde saadet ve sürur vasatı haline geldi. Bu şehrin güler yüzü, ailece bizim de yüzümüzü güldürdü.

Trabzon Radyosu’ndaki günlerimiz kötü başladı ama değişen siyasi şartlar bana kahır ortamında lütuf kapıları açtı. Sürgün gittiğim radyonun müdürü oldum. Program yapmaya ve yaptırmaya daha bir büyük gayretle fırsat buldum. Bu görev süresince aralıksız hafta sonları seyahat ederek, bütün bir Karadeniz bölgesinin meselelerini programlarımıza taşıyarak ve olabildiğince çözümler üretmeye çalıştım. Getirdiğim ses kayıtlarını yapımcılarımızla paylaşarak mezkûr işi yönlendirdim. Bu sayede tabiatı ve insanı derinliğine tanıma fırsatı buldum. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti bu gayretlerimi tebcil sadedinde yaptığım programlarımı ödüllendirdi.

Daha sonra 1987 yılında, TRT Radyo Dairesi, Yayın Hizmetleri Koordinasyon Müdürü olarak Ankara’ya atandım. Ve memuriyet hizmetimi sanatla daha yoğun bir şekilde ilgilenmek ve daha rahat seyahat edebilmek için 1997’de 32 sene üzerinden emekli oldum.

Sanat ve estetik güzelliklerle ne zaman ve nasıl hemhal olmaya başladınız?

İlkokul öncesi dört yaşımda, Merhum Ağabeyimin teşvik ve desteği ile okuma-yazma öğrendim. Ağabeyim özel albenisi olan defterler yapıyordu. Çok sayıda kurşun kalemler, boya kalemleri alıyordu. Yazıp çizdiklerimi iş ve arkadaş çevresinin ilgisine sunuyordu. Yoğun bir alâka ve iltifat ile ödüllendiriliyordum. Yazı ile başlayan el faaliyeti bir süre sonra resme yöneldi. Defterlerim yetersiz kaldı. Yerlere, duvarlara çizmeye başladım. Kalemin yerini tebeşir almıştı. Harçlıklarımı çikolata yerine kırtasiyecilerde harcamaya başlamıştım. Evden başlayıp sokağa taşan bu çizimler çevre kirliliği problemine rağmen hoşgörü ile karşılandı. Görenler “Bu mu yaptı bunlar? Aferin” diyorlardı.

Sonraki yıllarda sanatla uğraşan büyüklerin çevresinde buldum kendimi. İlkokulun ilk yıllarında istidatlı öğrencilerin resim-iş hünerleri sergilenmişti. Bunlar arasında yumuşak taş ve alçıdan yontulmuş heykel denemeleri ve rölyefler vardı. Çok etkilendim, alçı ve taşı evdeki el aletleri ile yontarak hayvan figürleri, padişah portreleri yapmaya başladım. Bir süre sonra bu yaptığım çocuksu eserlerimi okulumuzun koridor duvarlarında asılmış görünce güven duygum pekişti. Bir süre askeri sanat okulunda bulundum. Orada kadrolu teknik ressamlar vardı. Resim ilgileri ressamlık vasıfları da vardı bazılarının. Onlara çıraklık ederek bire-bir eğitim almış oldum. Okulun duvar gazetesinin resimlerini yaptım.

Askeri okul gariptir, 1960 ihtilalcilerinin eliyle kapatıldı.Sonrasında, o okulun içinde yer aldığı Ağır Bakım Tamir Fabrikası’nda çalıştım. Kısa bir süre sendikacılık maceram oldu. Eğitimimi sürdürmek amacıyla bu görevden ayrıldım

Hareket Dergisi çevresinde ilk kitabevini, Orhan Okay’ın Erzurum’da üniversite ve okuyan çevrelere hitap edecek bir kitabevi ihtiyacına dikkat çekmesi üzerine, Ezel Erverdi’nin de teşviki ile ben açtım. Ticaret tecrübem yoktu, tezgâh ve para nedir bilmiyordum. Erzurumlu Emrah’a teberrüken Emrah adı ile tescil ettirdiğim kitabevim, ticarethane mantığından ziyade adeta bir kültür vasatı, bir gençlik kulübü gibi idi.

Kitabevim çok kısa zamanda bir kültür mahfeline dönüştü. Üniversite, şehir ve şehrimizi ziyaret eden sanatçı, kültür adamı, yazar ve akademisyen bu kitabevinin çevresinde yer aldı. Birçok insan kitaplıklarının nüvesini bu kitabevi üzerinden oluşturdular. 

Üniversite çevresinden özellikle sevgili Hocam Orhan Okay destek veriyor ve sıkça uğruyordu. Gerçekten kitabevimiz Erzurum’un sayılı kültür çevrelerinden biri olma yolunda mesafe kat etmeye başlamıştı. Hemen her gün ülkenin kültür, sanat, edebiyat ve siyaset gündemini konu alan vitrinler tanzim ediyor, resmi ya da özel kitaplıkların koleksiyonlarını ve görsel imkânlarını bu iki metre karelik teşhir zemininde görücüye çıkarıyorduk. Her sabah dükkân önünde garip bir tiryakilikle öbek-öbek toplananlar “bu gün ne yapmışlar” merakının karşılığını, bu emsali olmayan vitrin gazetesi ya da galerisinde buluyorlardı.

Ancak ticaretin mantığına aykırı bu durum işin devamına müsaade etmedi. Kitabevini tasfiye etmek zorunda kaldım.

Sonrasında neler yaptınız?

Bir süre İstanbul’da Fikir ve San’atta Hareket dergisinin çevresinde bulundum. Kültür ve sanat zeminleriyle hemhal oldum. İleri seviyede müzik, sinema, plastik sanatlara ait bilgi ve görgü edindim.

İşte bu zeminde, mimariye ve sanat tarihine yoğun ilgi duydum. Hasbelkader zaman içinde sanatkâr, estet, sanat tarihçi, mimar dostlarım oldu. Büyük ressam ve heykeltıraşların, mimarların biyografilerini, sanatlarını tahlil eden yazıları, incelemeleri okudum. Albümlerini, müze koleksiyonlarındaki eserlerini inceledim. Usta, bazen doğrudan eser, çoğunlukla da müessirdir anlayışı ile bu kabil sanat tetebbuatımı aralıksız sürdürdüm.

Geleneksel sanatlarımıza ilgim daha ileri yaşlarda ortaya çıktı. Berat ve ödül tasarımlarımı geleneksel plastiğimizin terkibi üzere biçimlendirdim. Ahşap oymalar yaptım. Sipariş üzerine Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Efes Müzesi koleksiyonlarında yer alan bazı heykellerin minyatür boyutta gümüş röprodüksiyonlarını yaptım. Bunlar o müzelerde satışa sunuldu. Altın, gümüş ve bronz olmak üzere, kültür hinterlandımızın tamamından şairlerin, tarihi şahsiyetlerin portrelerinin rölyeflerini yaptım. Bu portrelerin büyük bir çoğunluğu tarafımdan tasvir edildi.

 

ŞEHİR ESAS İTİBARIYLA MİMARİDİR

Mimari tasarımlarla ilgileniyorsunuz. Mimari, şehir mimarisi sanat ve estetiğin ve dahi şehir ruhunun neresinde durmakta?

Şehir, esas itibariyle mimaridir. Mimari boşluğu mekâna dönüştürmenin sanatıdır. Mekân “kevn”den geliyor. Kevn: var olmak, vücut bulmak… Hemen her mekân, sanatkârane ya da alelade bir vücut buluştur diyebiliriz. Mimari; sanatkârane vücut buluşu fonksiyonla buluşturma işi. Ayrı zemin ve zamanlarda vücut bulan mekânlar bütününe şehir diyoruz. Şehrin ruhu, geçmişindeki insan davranışlarının, hatıralarının, hayatlarının, arayışlarının, hırs ve fedakârlıklarının kıvamında kemalini bulan, şehre mânâ derinliği sağlayan bir iklimdir.

 

ŞEHİRLER SİLUETİNDE KİMLİK BULUR

Şehirler siluetinde kimlik bulur. Yani silueti şehrin yüzüdür. Bu yüzü güzel kılan sanattır. Çünkü sanatın gayesi münhasıran güzeldir. Sanat için muhteva ile şeklin imge halidir diyebiliriz. Sanat orijinal olanın, aslî olanın adı.

Sanatta aslîliği nerede aramamız gerekir?

Asilîliği hem ürün planında, hem şahsi planda ve hem de toplumsal yaşama biçimi iradesinde aramak lâzım. Bu bir uyum, bir senkron meselesidir. Ve bir bütünlüğü işaret etmektedir. Geçtiğimiz günlerde değerli yönetmenimiz Semih Kaplanoğlu “mimari mekân inşası, sinema zaman inşasıdır” demişti. Şehir için de bu tarif söz konusu olabilir diye düşünüyorum.

Bugün özellikle bizim şehirlerimizin yaşadığı asıl tahribat, siluetinde meydana geliyor.  Siluet; bozuluyor, tahrip ediliyor ve hatta kâmilen yok ediliyor. Bu vandallık, yapıcılık adına önümüze konuyor. Yüzünü yok ettiğiniz, yüzsüzleştirdiğiniz, yani kimliksizleştirdiğiniz ve adına hâlâ şehir dediğiniz şeyin, ruhundan söz edemezsiniz. Vandalizmin gerekçesi ve özrü olamaz.

Buradan devam edelim isterseniz… Eskişehir’de dünya mimarlık tarihinde sanırım ilk olan bir projeyi hayata geçirdiniz: Dede Korkut Anıt Duvarı.

Ajans yönetimi ile yaklaşık bir yıllık bir görüşme ve ikna sürecinden sonra projem ve tasarımım kabul edildi. 2014 Nisan sonunda uygulamaya başladık. Proje, bir kitabın mimari form halinde tecessümü tasavvuru üzerinden vücut buldu.

Önce nazari olarak genel tasarım oluşturuldu. İşin bütün unsurları detaylandırıldı. Uygulama planı ve takvimi belirlendi. Projede yer alacak sanat alanları ve sanatçılar tespit edildi. El çizimi mimari tasarım, ölçekli mimari çizimlere (Auto Cad ve 3-D çizimler) dönüştürüldü. Yer tespiti yapıldı. Zemin etüdü, statik proje, mekanik ve elektik projeleri tekemmül ettirildi.

Hikâye metinleri; duvardaki yere göre, üslubu, edası, vaka sayısı, bütünlüğü ile yeniden düzenlendi. Bilgi kitabeleri; Kültürel Genetiğin Şifresi Destanlar ve Dede Korkud Oğuznameleri başlıkları iki ayrı metin halinde yazıldı. Metin düzenlemesi ve bilgi kitabeleri şair, denemeci, akademisyen Mehmet Can Doğan tarafından yazıldı. Metinler, grafiker Enis Aksoy tarafından duvardaki yer ölçeğinde tanzim edildi. İnşaat, beton gövdenin teşekkülünün ardından mermer faaliyetleri, mermer işçiliğinde kendini ispat etmiş ustalardan oluşan bir ekibin güneşin yakıcı harareti altında günde 15 saati aşkın tempolu, ağır bir mesaisi ile tekemmül ettirildi.

İstanbul’daki atölyelerde mermer blokları ve el işi mermer unsurlar hazırlatılarak, montaj ve uygulama için kamyonlarla Eskişehir’e nakledildi. Bazı el işi mermer unsurlar Afyonkarahisar’da yaptırılıp nakledildi. Yüzde doksanı İstanbul’dan nakledilen mermer blokların ağırlığı, 450 tonun üzerindedir. Anıtın toplam kütle ağılığı 600 ton olarak tespit edildi.

İstanbul’da kurulan stüdyoda hikâye tasvirlerinin (minyatür) tasarım ve çizimleri yapılıp çiniye uyarlanmak üzere İznik’teki atölyelere gönderildi. Anlaşılacağı üzere bütün faaliyet alanları paralel olarak başlatılıp, bir plan üzere uygulama yönetimi (koordinasyonu) tarafımdan yapıldı.

İstanbul stüdyosunda Özbekistan’dan getirilen sanatçılar Şahmahmud Muhammedcanov, Cihangir Aşurov ve Azad Aşurov benim sanat yönetimimde görev aldılar. Özbek sanatçılarımızın konuyla bütünleşmelerini sağlamak amacıyla Dede Korkut Kitabı, Türkiye’deki üniversitelerde görev yapan Özbek uyruklu akademisyenlerce Özbekçeye tercüme edildi.

Sanatçılarımızın alışık oldukları, meşk örneği olarak benimsedikleri Büyük Usta Behzad tarzının, ondaki tipolojinin bu dönem tipolojisiyle örtüşmeyeceği anlaşılınca dönem üzerinde, çeşitli görsel denemeleri göz önünde tutarak araştırmalar yaptık. Burada klasik tasvir sanatımızdan farklı bir tipoloji üzerinde çalıştık.  Oğuz tipolojisi oluşturuldu. Kılıcının açtığı iz üzerinden yürüyen alp-eren tipi resimlendi. Figüratif unsurlarda hikâyelerin ruhuna uygun bir ifade oluşturuldu.

Bu stüdyo da dört ay sürede günde asgari 15 saatlik bir mesai ile her biri yedi metrekare, 12 adet levha gerçekleştirildi. Levhalar, hikâyelerdeki vakalar üzerinden dramatik bir akış ve sinematografik bir kurgu ile biçimlendi.  

İznik’teki Mavi Çini atölyesinde, İstanbul’dan gönderilen çizimlerin çiniye uyarlanmasına nezaret için ülkemizin tanınmış minyatür sanatçılarından Gülçin Anmaç ve Tülin Gönültaş görev aldılar. İznik Mavi Çini atölyesinde Mahmut Çalışkan yönetiminde, 26 kişilik bir kadro 4 ay süre ile yazın sıcak günlerinde fırınların da yaydığı ısı altında çalıştılar.

 

ESKİŞEHİR’DE DEDE KORKUD’UN EZELDEN EBEDE AKIP GİDEN HİKÂYELERİ MERMERE KAZINARAK İZNİK ÇİNİSİNDE CANLANDI

Özetle, Nisan 2014’te başlayan mezkûr faaliyetler, Eylül sonunda tamamlanmış oldu. Dünyada bir ilk gerçekleşti ve bir kitap, mimari bir form halinde tecessüm etti. Dede Korkud’un ezelden ebede akan hikâyeleri mermere kazındı ve İznik çinisinde canlandı. Mermer ve çini; zamana, yüzyıllara karşı durabilecek özellikte kullanıldı.

Bizi anlatan, bütün bir Türk Dünyasını anlatan, destani geçmişimizi anlatan ve Türk milletinin öz benliğini yansıtan, Türk ruhunun mey­dana getirdiği destanî bir eser,  hamd olsun anıtlaştı.

Dede Korkut kitabı Türk irfanına bir hayli geç girdi sanırım.

Elbette. Kitab-ı Dede Korkut, esasen 19. asrın başında keşfedildi. Almanya’nın Dresden Kraliyet Kütüphanesinde onu ilk defa eline alan Yunan ve Arap edebiyatı üzerine çalışan Jakop Reiske oldu. 18. yüzyılın sonlarıydı.

19. yüzyılın başında Kütüphanenin kataloğuna “Oğuz şivesi ile yazılmış Türkçe mecmua” olarak kaydedildi... Henrich Diez Basat-Tepegöz boyunu Almancaya çevirerek yayınladı. Ayrıca, kitabı kendi eli ile kopyaladı ve Berlin Kraliyet Kütüphanesi’ne bağışladı.

Fakat insanımızın bir yüz yıl daha beklemesi gerekti. 1916’da Kilisli Rifat Bilge onu yayınlayarak bize hayatî bir metin kazandırdı.

 

YAYINLIK İÇİNDE BİR İHTİŞAM DEDE KORKUT KİTABI

Bugün de Dede Korkut’un kitabını okuduğumuzda onun yalınlık içindeki ihtişamını hissedebiliyoruz. Onun üslubu günümüz anlatı tekniklerine asla yabancı değil. Romanımız, hikâyemiz hiç tereddütsüz altı asır öncesinin bu şaheseri ile başlatılabilir. Yüz yıllardır nesilden nesle aktarılan hikâyeler, 15. Yüzyılın sonunda yazıya geçiriliyor.

Bu hizmeti kim gördü?

Her kim yaptı ise, büyük bir iş yaptı. Bizi bize anlatan, bizim dilimizle anlatan ve ruhumuzu dalgalandıran bir eserimiz oldu.

 

DEDE KORKUT COĞRAFYAYI VATAN ETME İRADESİDİR

Dede Korkut, soyumuzun İslâm’ı temessül etme istikametindeki yol atasıdır. Coğrafyayı vatan etme iradesidir. Batı istikametli yürüyüşümüzün destan kahramanıdır. Soyumuzun ruhunu, vicdanını, karakterini temsil ediyor, asırlar öncesinden bize bizi anlatıyor. Dede Korkut, dilimizin; mantığını, düşünme kabiliyetini, edebi ve şiir gücünü, lirizmini, taşıyan Oğuznâme metninin özdeş ismidir.

Merhum Prof. Fuat Köprülü’nün derslerinde tekraren ifade ettiği değerlendirmesi ile Dede Korkut hikâyelerinin neyi temsil ettiğini daha veciz bir çarpıcılıkla anlayabiliriz: “Çocuklar, bütün bir Türk Edebiyatını terazinin bir kefesine, Dede Korkut’u bir kefesine koysanız, Dede Korkut ağır basar” 

Dede Korkut üzerine; Azerbaycan ve Kazakistan’da çok sayıda akademik araştırma yapıldı. Adına müzik eserleri bestelendi, anıtlar inşa edildi, tiyatrolar yazıldı ve icra edildi. Kazakistan’ın Kızılorda şehrinde muhteşem Korkut Ata anıtı görmelere sezadır. Çok değerli bir sanat eseridir.

Bu meyanda yeni çalışmalarınız söz konusu olacak mı?

Tasavvur, taslak ve tasarım halinde çalışmalarım var. Mağlupların Zaferi, Yıldırım Bayezıt Han ve 1402 Ankara Muharebesi, tasavvur halinde zihnimde mayalanıyor. Hoca Ahmed Yesevi tasarımı uygulama zeminini bekliyor. Konya için tasarladığım; Mevlana-Mesnevi ve Selçuklu-Konya büyük anıtı tasarlandı. Kaliteye aşina, iktidar sahibi gerçek bir irade adamına ihtiyaç var. En son Kültür A.Ş. tarafından çalışmam istenen sonra İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’ne yönlendirilen ve o mercilerde belirsizlik sümenine atılan Osmanlı Tarih ve Medeniyet Galerisi Projesi… Selçuklu geçişi ile 600 yıllık bir sürenin mücessem tarihi. Bir de sahibine ulaştırma imkânı bulamadığım 15 Temmuz Anıtı: Türkiye sathında cereyan eden bütün hadisatın, hikâyesi ve minyatür planında illüstratif levhalar ile görselleştirilmiş sinematografik halinde tecessümü… Yapılan kolay ve hızlı uygulamalarla bu çalışma uygulama şansını kaybetti. Bir de Şaban Abak ve Mustafa Özçelik Beylerin metinleri üzerinden Sivrihisar Belediyesi için hazırladığım Nasreddin Hoca Anıt Duvarı.

Peki akıbeti nasıl oldu?

Necip Fazıl merhumun “50 santim cücede deha aranmaz” nitelemesini teyid eden bir neticeye matuf oldu.

Dünyanın en büyük coğrafyasında tesiri olan bir kültürel mirasımızın elle tutulur, gözle görülür hale gelmesini sağlamak için el ve gönül birliğiyle başka ne tür faaliyetler/çalışmalar yapılabilir?

Yapılan ve yapılmakta olan çok şey var aslında. Devletimiz bütün kültür coğrafyamız üzerinde müesses faaliyetler icra edecek mekanizmalar kurdu. Mekanizmaların bir kısmı resmi, bir kısmı gönüllü kuruluşların eliyle işletiliyor.  Ancak çok isabetli, tutarlı, kalıcı olanlar yanında yetersiz, kaynak tüketen faaliyetler de var. Yine de umumen iyi, sürdürülebilir, sürekliliği olan işlerden bahsedebiliriz.

Ebedi Eyüplüler Anıtı projeniz vardı. Proje hakkında bilgi verir misiniz? Proje Eyüp Sultan’a, İstanbullulara neler vaat ediyordu?

Anıt duvar fikri, ABD’deki Vietnam Memorial adlı Vietnam kayıpları anısına yapılmış anıttan mülhemdir. Eyüp mezarlığında metfun Osmanlı ricali; âlimler, sanatkârlar, meşayih, devlet adamı vb. üzerinden hafıza ve hatıra duvarı idi. Mezarlıktaki taşların kitabeleri taranarak oluşturulacak “kütük” üzerinden bir uygulama zemini oluşturulacaktı.

Amacınız neydi burada?

Tarihe mâl olmuş insan varlığımızın üzerindeki nisyan perdesini açarak bilinir hale getirmek. Krolonojik sıra ile duvara hak etmek. Hz. Halid’in ve Eyüp’te metfun diğer sahabenin maneviyat ikliminde ebediyet istirahatgâhındaki zevatın mezar kitabelerini istinsah ederek mezarlık çevresinde bir hisar gibi oluşturulacak duvar, dönemin belediye başkanı tarafından kabul edilmesine rağmen kadük oldu. Ancak Dede Korkut Anıt Duvarının da fikri temelini bu tasavvur hazırladı.

Büyük ressam ve heykeltıraşların, mimarların biyografilerini, sanatlarını tahlil eden yazıları, incelemeleri okuduğunuzu, albümlerini, müze koleksiyonlarındaki eserlerini incelediğinizi biliyoruz. Büyük ustaların ortak hususiyetleri neler?

Geçmiş yıllarda da çok sayıda biyografi okudum. Bu yıl her ne hâl ise binlerce sayfa diyebileceğim çok kıymetli biyografiler okudum. 45 sene mukaddem muhtasar tercümesini okuduğum Irving Stone’nin bu yıl tam metin tercümesi Michelangelo biyografik romanı ile aynı yazarın hacimli Van Gogh tercümesini, Tolstoy ve Dostoyevki üzerine çok nitelikli, farklı yazarlardan biyografiler ile Garaudy’nin, Picasso, Saint-John Perse ve Kafka biyografilerini ve Hartmut Müller’in Zweig biyografisini okudum.

Biyografilerini okuduğum şahısların ortak hususiyetleri, Nurettin Topçu’nun “büyük muhterisler” tavsifi ile yaratılıştan getirdikleri istidatları, aşkın çalışkanlıkları, sanat aşkları diyebilirim. Asırlara damgasını vuran bu insanların sonsuzlukla mukaveleli gerçekliğini bize hissettirmeleridir.

 

SANATÇI ANCAK SANAT ESERİ NİTELİĞİ TAŞIYAN BİR ESERLE TEBCİL EDİLEBİLİR

Berat ve ödül tasarım ve uygulamalarınız var. Bu alanda nasıl ilerdiniz? Berat ve ödül tasarımlarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Hazırladığım ödül ve beratlarda; kimin ne yaptığına bakmadan, ödüle lâyık görülen şahsiyetlere vasfedilen liyakate bakarak; “sanatçı ancak, sanat eseri niteliği taşıyan bir eserle tebcil edilebilir” hassasiyeti gösterilmiştir. Bu çalışmalar; ödül ve takdir anlayışına yerli bir anlayış kazandırma gayretini matuftur.Sürekli çeşitlenip, gelişerek anlam ve mahiyet kazanmaktadır.

Tasarımlarınız hangi çalışmalarda kullanıldı?

Berat ve ödül tasarımlarım iptida Türkiye Yazarlar Birliği’nin bu kabil ihtiyaçlarını karşılamak için başladı ve bu zeminde bir vitrin oluşturdu. Kültür Bakanlığı’nın Metin Erksan ve Turgut Cansever’e verdiği Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Unesco ile kategorize ettiği Yaşayan İnsan Hazinesi Ödüllerini tasarlayıp hazırladım. MEB, İMKB, belediyeler, çeşitli üniversiteler vb. adına çeşitli amaçlara matuf beratlar ve ödüller hazırladım.

Kültür hinterlandımızı oluşturan şairlerin, tarihi şahsiyetlerin portrelerinin rölyeflerini altın, gümüş, bronz vb. malzemelerle çalışarak yaptınız. Portre rölyefler ayrı bir uzmanlık alanı. Bu sahada yetkinliğinizi nasıl geliştirdiniz? Hadisenin uzmanlık gereken yönleri neler?

TYB’nin geçtiğimiz günlerde Kazakistan’ın Türkistan şehrinde düzenlediği Türkçe’nin 12. Uluslararası Şiir Şöleni ve öncesinde düzenlediği şölenler için hazırladığım büyük ödüllerinin bir unsuru olarak Türk dünyasından maruf şairlerin rölyefleridir, sualinizde belirttiğiniz rölyefler. Mezkûr faaliyet sürecinde bu çalışmalar ciddi bir yekûna ulaştı. Zaman içerisinde bir yontma-oyma melekesi pekişti diyebilirim.

Rölyefleri; “kayıp mum tekniği” diye adlandırılan, Eti uygarlığının icadı bir teknikle yapıyorum. Muhtemelen Amerikalılar bu temel tekniği teknolojiye uyguladılar. Vücut ısısından etkilenmeyen bir mum çeşidini oyma kalemleri ve dişçi el aletleri kullanarak çalışıyorum. Bu döküm tarzı daha ziyade küçük boyutlu çalışmalara uygun. Özellikle kuyumculukta kullanılıyor. Şimdilerde üç boyutlu yazıcılarda imal edilen kalıplar kullanılıyor.

 

AŞK VE MEŞK İLLİYETİ SANAT VE ZANAATIN ESASIDIR

Minyatür portrecilik oldukça bâkir bir uzmanlık alanı. Yeni başlayacaklara ne türden tavsiyeleriniz olacaktır?

Her türlü zanaat ya da sanat alanı, temel nazari eğitim ve usta-çırak usulü ile öğrenilir. Meşk yoluyla geliştirilir.

Ahşap oymacılık alanında eser üretiyorsunuz. Ahşabın tahtında ne tür çalışmalara/eserlere imza attınız?

Ahşap çalışmalarımı; çeşitli boyutlarda, özellikle lifsiz, sık dokulu malzemelerle, oyma bıçak ya da âlemleri ile gerçekleştiriyorum. Önceleri, klasik tarzda kaşıkların çanak ve saplarına hayvan figürleri, hat istifleri gibi unsurları klasik oyma tarzı dışında, rölyef tarzında çalışmalarla başladım.

Devamında klasik oyma tarzında kutular yaptım. Az sayıda üç boyutlu objeler çalıştım. Ahşap rölyefler çalıştım. Bunlar içinde anneannemin hafızamda derin iz bırakan muhip simasını çalıştım. Oldukça beğenildi.

Profesyonel anlamda grafik çalışmalarınız, kitap kapaklarınız, logo çalışmalarınız var. Bu sahaya nasıl yöneldiniz? Gündemde yeni çalışmalarınız var mı?

Çalıştığım işler, mensubu olduğum dernek için ihtiyaç belirdikçe kendiliğinden beliren ilgi ve gayretle, uzun yıllara dayanan görgü ile gelişen bir meleke.

Evet çok sayıda kitap kapağı, afiş ve logo tasarım ve uygulamam oldu. Bu çalışmalar ihtiyaç ve talep sadedinde sürecektir diye düşünüyorum. 

 

GELENEK TECRÜBEDİR, TEMELDİR

Tüm bunları geleneksel sanatlarımızla nasıl bağdaştırdınız?

Gelenek; tecrübedir, temeldir ve bir mânâda kimliktir. Mümkün olduğunca kimlikli işler yapma gayreti gösterdim. Beratlarda, ödül tasarımlarında, anıt tasarımlarında ananevi sanatlarımızın terkibine ağırlık verdim.

Sosyal sorumluluk bağlamında STK’larda görev alıyorsunuz. TYB bünyesinde neler yaptınız? Birikimlerinizi TYB faaliyetlerine nasıl, hangi alanlarda aktardınız/aktarmaya devam ediyorsunuz?

Trabzon Gazeteciler Cemiyeti, TYB ve İstanbul Erguvan Derneği üyeliğim var. 60’lı yıllarda ve 70’lerin başında İstanbul’da Milliyetçiler Derneği ve Erzurum-Ankara ekseninde Hareket Dergisi odaklı Anadolu Fikir Derneği çevresinde bulundum. Dernek faaliyetleri ile tanışmam buralarda oldu. Ancak asıl kesintisiz en uzun süreli STK alâkam elbette ki Türkiye Yazarlar Birliği iledir.

TYB’nin bütün faaliyetlerinde hizmet fırsatım oldu. Her türlü sanat unsurları itibariyle faaliyetlerine estetik muhteva kazandırmaya çalıştım.

Okuyucularımıza nasıl bir mesajınız var?

Tevazu ve edep sınırını aşan değerlendirmelerim olduysa affımı istirham ederim.

 

 

İbrahim Ethem Gören

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

{name}
{content}
+
-
{name}
{content}
+
-

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

SİZİ ARAMAMIZI İSTER MİSİNİZ?

  • ADINIZ
  • SOYADINIZ
  • TELEFON NUMARANIZ
  • E-POSTA ADRESİNİZ
  • Kuveyt Türk müşterisiyim
  • AÇIKLAMA
  • Kişisel Verilerle İlgili Aydınlatma Metni’ni okudum, başvuru kapsamında kişisel verilerimin işlenmesine onayım vardır.

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

BİZ SİZİ ARAYALIM

  • ADINIZ
  • SOYADINIZ
  • TELEFON NUMARANIZ
  • E-POSTA ADRESİNİZ
  • Kuveyt Türk müşterisiyim
  • AÇIKLAMA
  • Kişisel Verilerle İlgili Aydınlatma Metni’ni okudum, başvuru kapsamında kişisel verilerimin işlenmesine onayım vardır.