DOÇ. DR. MEHMET ÖNCEL İLE TASAVVUF MÛSİKÎSİNDEN AÇILMIŞ BİR SOHBET…

DOÇ. DR. MEHMET ÖNCEL İLE TASAVVUF MÛSİKÎSİNDEN AÇILMIŞ BİR SOHBET…

İbn Haldun Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Türk Din Mûsikîsi Bölüm Başkanı, Başakşehir Tasavvuf Mûsikî Korosu’nun Şefi Doç. Dr. Mehmet Öncel ile tasavvuf mûsikîsi çalışmaları, ‘Şanlıurfa ağzı’, Şanlıurfa salâ geleneği ile beste ve güfteleri üzerine sohbet ettik.

Mehmet Hocam sizi tanıyabilir miyiz?

Efendim ben 1980 Şanlıurfa doğumluyum. Memur ve mütevazı bir ailede 5 kardeşin en büyüğüyüm. Pederim maliyeden emekli, validem ise ev hanımıdır. İlk, orta ve lise eğitimimi Urfa’da tamamladım. Lisans eğitimimi Marmara Üniversitesi Bilgisayar ve Kontrol Öğretmenliği bölümünde 2007, Rauf Yektâ Bey'in Âti, Yeni Mecmûa, Resimli Kitap ve Şehbâl Adlı Mecmûalarda Mûsikî ile İlgili Makalelerinin İncelenmesi tezi ile yüksek lisansımı 2010, Hasan b. Ahmed b. Ali el-Kâtib’in Kemâlü Edebi’l-Gınâ Adlı Eseri adlı doktora tezimi 2017 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Türk Din Musikisi bölümünde tamamladım.

2014-2015 yılları arasında 15 ay süreyle Ürdün’de Arapça eğitimi aldım. Aynı zamanda İSAR Vakfı’nda Arapça ve İngilizce başta olmak üzere İslami ilimler ve sosyal bilimlere dair 4 yıllık eğitimini başarıyla tamamladım. Dr. Mustafa Kılıç hocadan 3 yıl tashih-i huruf, tecvid ve Kur’an’ı Kerîm’i güzel okuma dersleri aldım. Şu an İbn Haldun Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Türk Din Musikisi bölümünde Doç. Dr. olarak vazife görüyorum. Aynı zamanda İbn Haldun Üniversitesi Sanat Kültür ve Spor Daire Başkanı olarak da görev yapmaktayım.

Çalışmalarımı XI-XIV. yüzyıl mûsikî eserleri ve dini mûsikîde iştihar etmiş önemli okuyucuların kayıtlarınının incelenmesi ve notasyonuna yoğunlaştırmaktayım. XI. yüzyıl Mûsikî Nazariyesi İbn Zeyle’nin el-Kâfî fi’l-mûsikâ’sı adlı bir kitabım ve yayınlanan pek çok kitap bölümü ve makalelerim var. Evliyim ve Zeynep Mercan adında bir kızım var.

URFALI OLMAK MÛSİKÎ KABİLİYETLİ OLMAK DEMEKTİR!

Mûsikî ile irtibatınız nasıl başladı?

Mûsikî ile irtibatım çocukluktan itibaren annemin bizlere okuduğu türkülerle başladı. Zaten doğuştan Urfalı olmak mûsikî kabiliyetini haiz olmanın temel asıllarındandır diyebiliriz.

Urfa’da mûsikînin yeri nerede durur?

Cenâb-ı Allah sanki Urfalıların kodlarına lâhûtî nağmelerin sırlarını ilham etmiştir. Bu münasebetle açık hava konservatuvarı olarak da tabir edilen Urfa’da mûsikî, hayatın hemen hemen her merhalesinde kendini bizatihi göstermektedir.

Çocukluk dönemlerinizde bu meyanda neler yaşadınız?

İlkokul yaşlarına kadar zamanım neredeyse evdeki teyp (kasetçalar) ve annemin bizlere güzel sesiyle okuduğu türküler, uzun havalar ve hoyratlarını dinleyerek geçti. 1985’te ilkokula başlamamla beraber sesimin güzel olduğunu söyleyen hocalarım okul müsamerelerinde ve müzik meclislerinde bana türküler okutmaya başladı. Özellikle 4. sınıfta -sanırım 1989 yılları idi- din kültürü dersimize giren yanık sesli Ramazan hocamız dersin bitimine yakın bana ilahiler okurdu.

“AŞKINLA YAK KÜL ET BENİ TEK BULAYIM MEVLAM SENİ”

“Aşkınla yak kül et beni tek bulayım Mevlam seni” adlı ilahiyi okur okumaz tek seferde ezberlemiştim. Bunun farkına varan hocamız beni tahtaya kaldırıp tek başıma okutunca daha sonraları ilahi okutma hususunda bana daha da ihtimam göstermeye gayret etti.

İlkokul çağınızda kimlerin âvâzına kulak verirdiniz?

İlkokul yıllarım Seyfettin Sucu, İzzet Altınmeşe, Belkıs Akkale, İbrahim Tatlıses, Burhan Çaçan ve Urfalı diğer mahalli sanatçı ve hafızların kasetlerini dinleyerek geçti diyebilirim. O zamanlar kasetlerle beraber dönemin sanatçılarının okudukları eserlerin güfteleri A3 kâğıdı formatında poster olarak satılmaktaydı. Hiç unutamam İbrahim Tatlıses’in “Kara Zindan” kasetinin tamamını tüm güfte ve melodileriyle beraber iki günde ezberlemiştim.

Dini mûsikî ile nasıl ve ne zaman tanıştınız?

Dini mûsikîye dair ilk etkilendiğim zaman dilimi sanırım 1989-1990 yılları arasında evimizin 20 metre ötesinde inşası başlayan Sami Aksoy Camii’nin bodrum katının ibadete açılması ile başladı diyebilirim. Bu ibadethanede genç, yanık sesli hafız Necati Arslan’ın okumuş olduğu ezanlar, salalar, feraciyeler ve Kur’an-ı Kerîm tilavetleri beni caminin vazgeçilmez cemaati arasına dâhil etti.

TASAVVUF MÛSİKÎSİ TEKKE MÛSİKÎSİDİR

Türk tasavvuf mûsikîsini nasıl tarif ediyorsunuz?

Efendim sanırım bizden önce mülakat yaptığınız hocamız Ahmet Hakkı Turabi Bey’in de izah ettikleri gibi bu terim ekranlarda dinî mûsikîmizin sevdirilmesi adına 80’li yıllarda merhum üstad Ahmet Hatipoğlu tarafından kullanılmıştır. Tasavvuf mûsikîsinden kastımız tekke mûsikîsidir diyebiliriz. Tasavvuf mûsikîsi bâhusûs cehri zikir yapan tariklerin nefsi tasfiye, tezkiye ve terbiye gayesiyle kullandığı bir irşad metodudur.

MEŞK VE FEM-İ MUHSİN…

Bu tarifin anahtar kelimeleri üzerinde biraz konuşalım delerseniz…

Arz ettiğim tarifin ana ekseninde anahtar kelime olarak “meşk” ve “fem-i muhsin” ifadesinin olduğunu söyleyebilirim. Zaten cehri zikrin temeli sese dayalı... Ecdâdın, “Ağaç kökünden insan ise kulağından sulanır.” sözü hakikatte insanoğlunun irşadı için sesin ne kadar mühim olduğunu göstermektedir. Bugün biz mûsikîşinasların piri Hz. Davud’un (a.s.) sesiyle ile hem hayvanat hem de cemâdâtın meşk ettiğine Kur’an-ı Kerîm diliyle Sâd suresinin 19’uncu ayetiyle şahidiz. Nebiler nebisi Hz. Muhammed Mustafa (sav),  Cebrail (as)’dan meşk ederek bize Kur’an-ı Kerîm’i aktarmıştır. Cebrail’in (as) fem-i muhsininden Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) fem-i muhsinine meşk yoluyla; yani birinin ağzından çıkanı diğerinin kulağına aktarıldığını öğrenmekteyiz. Bugün baktığımızda bizim kültürümüzün de ana ekseninde Cebrailî meşk usulü yer almaktadır. Pek çok ilmin fem-i muhsin hocadan alınıp talebeye intikal ettirildiğini, bunu da bazı ilimlerde silsile yoluyla asırlardır bağı koparmadan sürdürüldüğünü müşahede etmekteyiz. Dolayısıyla İslam medeniyetinin özünde usta-çırak ilişkisini yani meşk usulünü hemen hemen her merhalede görebilmekteyiz.

 

Urfa camilerinde çocukluk yıllarınızda fahrî müezzinlik yaptığınızı biliyoruz. Müezzinlik serencamınız nasıl başladı ve nasıl devam etti?

Konuşmamızın başında da belirttiğim gibi 1990’lı yılların başında evimizin 20 metre ötesindeki caminin ibadete açılan bodrum katıyla müezzinlik hayatım başladı.

DİNİ MÛSİKÎ MEŞKİNE HAFIZ NECATİ ARSLAN İLE BAŞLADIM.

Güzel sesli hafız Necati Arslan benim hayatımda dönüm noktalarımdan biridir. Dini mûsikî meşkimi ilk onunla yaptım diyebilirim. Okuduğu ezanları, kametleri, salaları, Kur’an-ı Kerîm tilavetlerini en küçük nüanslarıyla beraber ezberleyerek önce taklit ederek okumaya başladım. Bir müddet sonra cemaat ve mahalle sakinleri benim okuduğum ezanları Necati hocanın okuduğunu zannederdi. Kendisinin teşvik ediciliği, babacan davranması beni genç yaşlarımda tamamen camiye bağladı. Artık okul vakti dışında neredeyse tüm vaktimi camide geçiriyordum. Caminin anahtarlarının tamamı bende bulunurdu. 1992 yılında caminin resmi açılışıyla beraber kadrolu müezzinimiz “kadife sesli” Mustafa Saatçi hoca da geldi.  Hem Necati hoca hem de Mustafa hoca benim ezan, feraciyye veya salâ okumamı sürekli teşvik ederler ve sanki ben de kadrolu imişim gibi sırayla ezan okurduk. Evimizin karşısındaki camiye olan devamlılığım, üniversite sınavlarına 2000 yılında İstanbul’da hazırlanıncaya kadar hep devam etti.

Hafızlık da yaptınız. Hıfzınızı ikmâl etmede ne türden sorunlar önünüze çıktı?

Hafızlık benim için Necati hoca ile başladı. Çünkü onun gibi olmak istiyordum. Babacan, çalışkan, zeki ve çok güzel sesli idi. O yaşlarda aradığım her şeye sahipti. Özellikle ramazanda sabah, öğlen ve ikindi namazlarından önce okumuş olduğu mukabeleleri kaçırmamak için bazen okula dahi gitmezdim. Dolayısıyla 1994 yılının yaz tatilinin hemen başında babama beni yatılı bir Kuran Kursuna göndermesini ve hafız olmak istediğimi söyledim. Artık ben de Necati hoca gibi ramazanlarda mukabeleleri ezberden okuyabilecek, onun gibi makamları icra edebilecektim. Kur’an Kursuna gittiğimde herkesin bana Necati hoca gibi davranacağını düşünmüştüm. Ancak ilk dersin ardından ezberini vermeyenlerin dayak yediğini, kurs ile ilgilenen amcanın sabah namazına insanları korkutarak kaldırdığını, bazı öğrencilerin kahvaltıda peynir, zeytin, yumurta ve çayını cam bardakla içerken bizim gibilerin dibi tutmuş yanık mercimek çorbası, demir bardakla kaynayan çayı içerken dudaklarının yandığını görmüş olmam beni tamamen hayâl kırıklığına uğrattı.

Hayy Allah!

Aradığım hafızlık yeri burası değildi. İlk zamanlar buna sabredip derslerime odaklanmam gerektiğini sürekli kendime telkin ediyordum. Ancak nihayetinde yaşım küçük, çok duygusal davrandığım için bu şekilde yaşamaya en fazla iki ay dayanabildim. Bu zaman diliminde hocanın ve çevrenin insan gelişiminde ne kadar mühim rol oynadığını müşahede ettim.

EZAN-I MUHAMMEDÎ CEHRİ ZİKRİM…

Cami, müezzin mahfili, ezan, salâ, kâmet kavramları/olguları sizin gönül dünyanızda ne türden karşılıklar buluyor?

Cami benim için her şeyden evvel bir tutku idi. Onsuz bir günümü tasavvur dahi edemezdim. Ezan ise benim cehr-i zikrim idi. Sesimin, gücümün yettiği kadar en güzelini okumaya çalışırdım. Hoparlörün ulaşabildiği son yere kadar, sesimin gittiği ve bunu işiten her canlının ve cansızın bana ahirette şahitlik edeceğini düşünürdüm. Bu yüzden bir gün bile ezan okuyamadığım zaman oturur bir köşede ağlardım. Hiç olmazsa günde en az bir defa okumalıydım. Bu benim sünnetimdi. Kamet bana ezanın küçük kardeşi gibi gelirdi. Ama orada da tüm ciddiyetle pozisyonumu alır, en güzelini icra etmeye çalışırdım.

“Cami tozu şifadır” dediğinize göre camilere “Seyyidü’l-kavm-i hâdimuhum” hadis-i nebevîsi fehvasınca hizmetleriniz de geçti sanırım.

Evet, az önce de zikrettiğim gibi okul dışında en büyük tutkum cami idi. O dönemde surelerin ve duaların faziletine dair bir kitapta camiden bir çöp kaldırana cennette bir köşk verileceği yazıyordu. Bu ifadeye çarpılmıştım. Artık caminin tüm temizliğini elden geldiğince ben yapmaya çalışıyordum. Tek başıma, kimseyi dâhil etmeden o koca camii hafta bir, bazen iki defa temizliyordum. Temizlik saatlerce sürerdi diyebilirim. İlk birkaç yıl süpürge makinesi yoktu. Elle, küçük süpürgelerle temizliyordum. Eğilerek süpürdüğüm için bazen sırt ağrısından geceleri uyuyamazdım.

HER NE YAPTIYSAM AŞK İLE YAPTIM…

Sonuçta insan sevdiğine, sevdiği yere hizmet edince yaptıklarını hiçbir zaman zahmet olarak görmüyor. Ben de camiye dair her ne yaptıysam aşk ile yapıyordum ve bunları kendime rahmet olarak görüyordum. Tozlarını dahi içime çeker ve bunların bana ahirette şahitlik edeceğini düşünürdüm.

Aynı zamanda bizim caminin minaresinin temizliği seyrek de olsa en meşakkatli işlerden biriydi. Neredeyse tüm merdivenler kuş pisliği ile dolu oluyordu. Cami ile ilgili nefsimin en zorlandığı ve ezildiği mesele sanırım cami için para toplamak idi. O dönem camimizin halıya ihtiyacı vardı. Çoğu yer, mahallelinin kendi evinden getirdiği halılarla döşenmişti. Annem de evdeki bazı halıları camiye hediye etmişti. Ancak bu halıların hepsi birbirinden farklıydı, sürekli bir yerleri kıvrılıp camide ibadetin huşu ile yapılmasına engeldi. Bir arefe gününün akşamı hoca “bayram namazının akabinde cami için para toplanacak” dedi. “Toplayacak kimse yok” deyince ben hemen atıldım, “ben toplarım” dedim. Ancak yetiştirildiğim ortamdan mı, ailemden mi bilmiyorum bu yapacağım şeyin babamlar ve akrabalarım tarafından hoş karşılanmayacağını biliyordum. Çekirdek aile olarak mütevazı bir hayatımız olsa da Öncel soy ismi Urfa’da hatırı sayılır miktarda bulunmaktaydı. Her dönem muhakkak bir Öncellerden biri milletvekili seçilirdi. Yani Öncel soyadı Urfa’nın eşrafındandı. Nitekim bir Öncel‘in cami için bile olsa avluda yere serilmiş bez önünde “camiye yardım” diye bağırması hoş karşılanmadı. Bayram sabahı namazı kılar kılmaz avlunun kapıya en yakın bölümünde bezi yere serdim “Camiye yardım!!!” diye bağırmaya başladım. Akrabalarım, babamın arkadaşları ve sonunda babam geçerken bana tam da tahmin ettiğim gibi baktılar! Ancak daha sonraları yaptığım bu hizmetten ötürü bana çok saygı duyduklarını gördüm.

Camiye dair en çok zevk aldığım hususlardan birisi de yazın gelen küçük talebelere ders vermekti. Yüzlerce küçük çocuk ile ilgilenip onların dersini dinlemek tarifi imkânsız bir mutluluk veriyordu.

Urfa ağzı, Urfa neşesi nedir? Urfa ağzı tavrına dair neler söylemek istersiniz?

Efendim, aslında Anadolu’nun mûsikî kültürüne baktığımızda her yörenin kendine ait icra yapısı, ses motifi ve kalıpları vardır. Urfa ağzı, tavrı dediğimiz bu karakteristik yapılar bizim dini mûsikî icralarında da kendini göstermektedir. Ağdalı ve köşeli bir yapıya sahip olan Urfa mûsikîsinin en belirgin yapısını curcuna dediğimiz 10 zamanlı eserlerde görebiliriz. İlaveten kullanılan bazı ses perdelerinin frekans değeri de farklılık arz etmektedir.

Mesela…

Örnek olarak Urfa müziğinde icra edilen hicaz bir eserde kullanılan do diyez perdesi sair bölgelerde icra edilen perdelere göre nispeten daha pesttir diyebiliriz. Urfa müziği kendisine çok yakın komşu Antep, Mardin ve Diyarbakır’ın müziğinden üslup bakımından farklıdır. Urfa’da halk müziğinin yanında özellikle Türk müziği formlarının ve sazlarının da kullanılması kendisini diğer bölgelerden ayıran mümeyyiz vasıflarındandır.

Urfa’da Cuma gecelerinde eskiden beri salâ okuma geleneği var. Müezzin/kârî salâ okumaya başladığında Urfalıların damlarının üzerine çıkarak pür dikkat salâ dinlediğini biliyoruz. Bu gelenekten bahseder misiniz?

Son dönemlerde İstanbul’da da hayata geçirilen Perşembe geceleri yatsı namazından önce salâ okumaları Urfa’da eskiden beri devam eden bir gelenektir.

URFA SALÂLARINNIN HUSUSİ BİR DİNLEYİCİ KİTLESİ VARDIR

Urfa’da okunan salânın güftesi İstanbul’da okunan salâ güftesinden farklılık arz etmektedir.  Ben salâ okumayı az önce de zikrettiğim gibi hocam Necati Arslan’dan öğrendim. Urfa’da Perşembe geceleri okunan salâların hususi dinleyici kitlesi vardır. Benim çocukluğumda salâlarıyla meşhur, merhum Hafız Halil Kahvecibaşı hocaefendi vardı. Sırf onu dinlemek için Urfa’nın Sırrın bölgesindeki görev yaptığı camiye gider, onu dinlerdim. Aynı şekilde Hafız Necati Arslan hocam da diyebilirim ki Urfa’nın en güzel salâ okuyucularından biriydi. Perşembe geceleri özellikle cami etrafındaki eşraf, balkonlara veya damlara çıkarak hocaları pür dikkat dinlerdi. Okunan kasideler daha çok ölüm, kabir, sorgu, münker-nekir, kısacası insanı sesli olarak rabıta-i mevte hazırlardı. Bu da ahalinin dikkatini celbeder ve iç muhasebeye yönelik adımlar atılmasına kapı aralardı.

Bu gelenekten sizin bahtınıza neler düştü?

Urfa’da ustalarımdan öğrendiğim kadarıyla salâ şu şekilde icra edilirdi: Öncelikle güftesi Arapça başlangıcı şu şekilde olan “اللهم صل على سيدنا محمد وعلى ال سيدنا محمد، ما اختلف الملوان وتعاقب العصران وكر الجديدان واستقبل الفرقدان و بلغ روحه وارواح اهل بيته منى التحية والسلام ” salâ okunurdu. Ardından mahalle ahalisinin yapısına göre Türkçe, Arapça veya Kürtçe kasideler okunurdu. Ben Necati hocamdan üç dilde de okunan kasideleri meşk ettim. Onun sayesinde böyle bir geleneği öğrendim ve yıllarca icra ettim. Necati hocam bizim camiden ayrıldıktan sonra onun okumuş olduğu salâ ve kaside geleneğini ben devam ettirdim diyebilirim.

“YÜRÜ DÜNYA YÜRÜ SONUN VİRANDIR”

Salâdan sonra on-on beş dakika müddetince kasideler de okunuyor sanırım. Hatırınızda kalan kasidelerden birkaç örnek paylaşır mısınız?

Necati hocamdan öğrendiğim kasidelerden biri  “Yürü dünya yürü sonun virandır, meded şimdiden sonra ahir zamandır” kasidesi… Yaklaşık on kıtalık bir kaside bu. Hatırladığım bir iki kıtayı söyleyebilirim.

 “Azığın var mıdır yola çıkmaya

Döşeğin hazır mı varıp yatmaya

İki melek gelir sual sormaya

Yürü dünya yürü sonun virandır

Meded şimdiden sonra ahir zamandır.

 

Seni bindirirler bir cansız ata

Götürürler el tuta

Bu kadar günahla kim kabre yata

Yürü dünya yürü sonun virandır

Meded şimdiden sonra Muhammed Mustafa’dır.

“EY GÖNÜL BAKMA CİHÂNE…”

Türkçe olarak Hafız Halil Kahvecibaşı hocamdan “Ey gönül bakma cihâne” başlıklı kasideyi öğrenmiştim. Kürtçe olarak Necati hocamdan “Ay dünyaye vay dünyaye, çı dünyaki be-vefâye, kani bave Fatimaye, imdad Muhammed Mustafa” güfteli kasideyi meşk etmiştim. Ayrıca Arapça olarak “el-meded” başlıklı kasideyi Necati hocamdan geçtim.

Ramazan gecelerinde Urfa camilerinde teravih namazlarında zâkirbaşılık geleneği var. Bu gelenekten ve zâkirbaşının icralarından söz eder misiniz?

Urfa’da teravih namazı kendine has bir neşe ile kılınır(dı). Yine, camimizin değişmez  müezzinleriyle birlikte müezzin mahfilinde yerimizi alırdık. Zâkir olarak girdiğim bu mahfilde daha sonra zâkirbaşılık görevinde de bulundum.

Zâkirbaşının görevi neder?

Zâkirbaşının aslî görevi koro ile okunan salavât ve ilahilerin giderleri ve akordunu belirlemektir.

ZÂKİRLERİMİZİN HUSUSİ CEMAATLERİ VARDI.

Teravih namazlarında nasıl bir tertibiniz vardı?

Teravih tertibini şu şekilde icra ediyorduk. Yatsı namazının 10 rekatının ardından “Sübhanallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illahu vallahu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed” çargah makamında biraz yürükçe üç defa icra ederek başlardık. Akabindeki 2 rekâtta ise “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed” salavâtı yine çargah makamında 1 kere yürükçe icra edilirdi. Her iki rekâtta bir zikrettiğimiz sıra ile 20 rekât icra edilirdi. 20. rekâtın ardından Urfa’ya has segâh makamında Salât-ı Kemâliye okunurdu. Bunlara ilaveten ramazanın başlangıcında “merhaba”, sonuna doğru “elveda” muhtevalı kasideler ve ilahiler okunurdu. Burada zâkirler arasında ses uyumu çok önemli. Bizim ekipteki hocalarımızdan çıkan ses tek ses gibi karşı tarafa yansırdı. Bu yüzden bizim camiye sırf zâkirleri dinlemeye gelen hususi cemaat dahi vardı.

Buradan, mûsikî eğitimimize geçelim dilerseniz. Mûsikî eğitim süreçlerinizden bahseder misiniz?

Hasbıhalimizin başında belirttiğim gibi mûsikînin olduğu bir ortamda büyüdüm. Ancak ciddi eğitimimi üniversite yıllarında aldım diyebilirim. 2000 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı sanatçı öğretim elemanlarından Birsen Gecikli (Ortakale), Suat Karahan, Gürkan Ortakale ve Mehtap Demir hocalarımdan halk müziği dersleri  aldım. Özellikle Birsen hocamdan fasılasız 8 yıl, haftada 2 gün repertuvar dersi aldım.

DOÇ. DR. ÖNCEL 600 ESER MEŞK ETTİ.

Yaklaşık 600’e yakın eser meşk ettim. Bu sürece paralel olarak Oxfordlular Sıra Gecesi ekibinin en genç elemanı olarak yurtiçi ve yurtdışında pek çok konsere katıldım. Özellikle sahne tecrübesi bakımından benim için çok istifadeli oldu diyebilirim.

Grupta kimler vardı?

Bu grupta Türkiyemizin medarı iftihârı kanun virtüözü merhum Halil Karaduman, TRT ritim sanatçılarından merhum Ali İhsan Yılmaz, İstanbul Devlet Konservatuvarı sanatçı öğretim elemanı, udi Metin Özden ve Ali Ayhan, bestekâr Ali Gencebay, gazelhan Mehmet Delioğlu, kanûnî ve hoyrat üstadı merhum Yaşar Özden, ritim sanatçısı Adnan Güllü, zurnazen Baran Aşık, halk oyunları üstadı Mehmet Dörtkardeş vardı.

Türk müziği eğitimlerimi ise bir dönem Mustafa Sağyaşar, Ayşe Sağyaşar, Metin Özden, Hüseyin Günay ve Elif Ahıs hocalardan aldım.

Dini mûsikî derslerini 2010-2014 yılları arasında fasılasız her hafta Mehmet Kemiksiz hocadan aldım. Bu süreçte çok sık olarak düzenlenen konserler vesilesiyle neyzen Ahmet Şahin hocadan da istifade ettim. Nuri Özcan, Nuri Uygun ve Ahmet Hakkı Turabi hocalardan ise lisansüstü dönemde öğrenci olarak dersler aldım.

Nazariyat dersini döneminin kudretli hocalarından merhum İsmail Hakkı Özkan beyden aldım.

Kudüm derslerini İTÜ devlet konservatuvarı hocası Engin Baykal’dan, bendiri Mert Nar ve Serdar Bişiren’den, ‘ud’u Enver Mete Aslan, Hasan Hekimoğlu ve Necati Çelik hocalardan meşk ettim.

İstanbul Üniversitesi Konservatuarı mûsikî eğitiminize ne türden ilave katma değerler üretti?

Bu konservatuvara girerek aslında müzik ilminin künhüne vâkıf oldum diyebilirim. Çünkü arka planında çok sistematik ve çok çalışmayı gerektiren bir yapı vardı. Müzik ilminin genel çerçevesini görme ve nasıl ilerlemem gerektiği hususunda ufkumu açmıştır. Özellikle İsmail Hakkı Özkan beyin dersi işleyiş tarzı ve tecrübesi bana yol gösterici olmuştur.

RİTİM, DENGENİN VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN SEMBOLÜDÜR.

Ülkemizin önemli sanatkârlarından kudüm, bendir ve ud dersleri aldınız.  Mezkûr sazlar tasavvuf mûsikîsi içerisinde nerede konumlanır?

Ritim, hayatın içinde de olan dengenin, sürdürülebilirliğin sembolüdür. Malumunuz kalp atışları dahi belli bir ritme göre hareket eder. Kudüm, dini mûsikîde özellikle Mevlevî mûsikîsinin baş sazıdır. Mevlevî ayinlerinin başında rast naatın okunmasından sonra kudümün ilk darbı Cenâb-ı Allah’ın “kün” yani ol emrini temsil eder.

RİTİM, RUHUN DİRİLİŞİNE İŞARET EDER.

Bu yönüyle ritim ruhun dirilişinin sembolüdür. Ud sazı özellikle mûsikî nazariyesinde temel alınan enstrüman olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün Fârâbî, Kindî, İbn Sinâ, İbn Zeyle, Ali el-Kâtib, Safiyyüddin el-Urmevî vb. teorisyenler mûsikî nazariyesini ud sazının perdelerine göre açıklamaktadır. Ud sazı kudüm gibi bir misyona sahip olmasa da tasavvuf mûsikîsinin hemen hemen her etkinliğinde yerini almış bir çalgıdır.

Beste ve güfteleriniz var. Bunlardan birinin hikâyesine değinir misiniz?

Sözleri Yaman Dede’ye ait bir bestemin hikâyesini arz edeyim isterseniz.

Memnuniyetle, buyurunuz Mehmet hocam…

Daha önce ismen duyduğum bu zat hakkında fazla bir malumatım yoktu. Bundan 4-5 yıl önce Yaman Dede’nin mevzu bahis edildiği meclislerde onun hatıraları ve yaşamına dair bir dizi konuşmalara şahit oldum. Bunlardan birisi de merhum Emin Işık üstadımızdı. Yaman Dede’yi o kadar sevdiğini hissettim ki bende fazlasıyla merak uyandırdı. Bunun üzerine bir müddet okumalarımı Yaman Dede’ye yoğunlaştırdım. Rum Ortadoks bir ailenin çocuğu olup asıl adı Diyamandi olan Yaman Dede’nin hayat hikâyesini ve kendisine dair yazıları okuyunca bir müddet onunla yatıp onunla kalktım diyebilirim. Yıllarca ailesinden ve etrafından tepki almamak adına hidayetini gizlemesi, bu yüzden yıllarca sahursuz oruç tutması, namazını mahalle aralarındaki mescitlerde gizlice kılması vb. pek çok hali beni derinden etkiledi. Peygamber âşığı olan ve Mesnevî sayesinde İslam’la şereflenmiş bu zatın kaleme aldığı yazılar da kanaatimce tesirli olmalıydı.

“GÖNLÜM HÛN OLDU ŞEVKİNDEN…”

“Gönül hun oldu şevkinden, boyandım ya resulallah” başlıklı şiiri bende Yaman Dede’nin gönül dünyasındaki yanardağın şiddetini hissettirdi. Allah dostu bu zât, Hz. Peygamber’e (sav) olan sevgisinden ötürü şefaati kazanırsa ben de kendimi bundan nasiplendirmek adına çorbada tuzumuz olsun deyip bir ümitle bunu besteledim.

Bereketzade Vakfı Başkanı Kasım Baba için de bir beste ve güfte yaptığınızı biliyoruz. Söz konusu bestenin sözlerini lütfeder misiniz?

Kasım Baba benim çok etkilendiğim Allah dostu bir zattır. Kendisini 3 yıl önce birkaç defa ziyaret etme şerefine nail oldum. Layık olmadığımız bir şekilde bize iltifat ettiler. Sükûtu dahi insana huzur veren bu zat, kendini ümmete adamış, ümmetin derdiyle dertlenmiş ve çare bulmak için 90 yaşına yaklaşmasına rağmen bir an durmayan bir velidir. Karaköy’de Bereketzâde Camii’inde bir cumartesi akşamı kendisini tanımak için ve oradaki zikre katılmak gayesiyle gitmiştim. Talebeleri bizi tanıştırdı. Hiç tanımadığı bir insana çok sıcak davranması, hemen sofrasına davet etmesi ve muhabbetle karşısındakine önem vermesi beni etkiledi. Sonrasında zikre geçildiğinde yanına çağırıp ilahi okumamı istediler. Ben de o gün Hüseynî makamında birbirine bağlı 6-7 eser icra etmiştim. Sanırım çok hoşuna gitti. Ben de gösterdiği bu yakınlığa naçizane bir hediye kabilinden Segâh makamında güftesi ve bestesi bana ait bir ilahi besteledim.

 

BEREKETZÂDELİYİZ

Kasım Baba meydanda

Dervişler etrafında

Hû çekerler yanında

Bereketzâdeliyiz

 

Bu kapıya gelenler

Daim lütfa ererler

Mübtela olup giderler

Bereketzâdeliyiz

 

Halvetî derler bize

Hizmetimiz herkese

Hem miskin hem ganiye

Bereketzâdeliyiz

 

Cümle halk tesbih eder

Seherde virdin çeker

Kasım Baba meşk eder

Bereketzâdeliyiz

 

Cümle ümmet ateşte

Babanın gözü yaşta

Her yatışta kalkışta

Bereketzâdeliyiz

 

Ümmet hali nic’olur

Dervişler birlik olur

Kasım Baba ser olur

Bereketzâdeliyiz

DOÇ. DR. ÖNCEL’İN 50 BESTESİ VAR…

Beste ve güfteleri nasıl yapıyorsunuz? İlham mı geliyor? Ne oluyor?

50’ye yakın bestemiz olmasına rağmen bu konuda bir iddiamız yok. Sadece bizi etkileyen Allah dostlarının sözlerini görünce dayanamayıp –belki de haddimizi aşarak- onlarla manevî bağımızı güçlendirme gayesiyle beste yapıyoruz.

MÛSİKÎ İYİ BİR TEBLİĞ ARACIDIR.

Mûsikîde ne arıyorsunuz?

Mûsikîde aradığım husus onu bihakkın iyi öğrenip ve öğretmektir. Çünkü iyi bir tebliğ aracı olduğunu düşünüyorum. Bu münasebetle her gün daha güzelini sunma adına kendimi geliştirme gayretindeyim. Bizim vesilemizle kalbi İslam’a ısınan insanlar sayesinde –ümidim odur ki- dünyada ve ahirette kurtuluşa ereriz.

Aradıklarınızın ne kadarını buldunuz?

Şu an arzu ettiğim seviyede olmadığımı düşünüyorum. Biiznillah bunu ikmâl etmenin gayretindeyim. Anlayacağınız hâlâ arıyor ve yoldayım.

“Güzel söze karşı konulamaz” diyorsunuz. Sözün güzeli gönlünüzde ne türden aksü’l ameller üretiyor?

Efendim pek çok kaynakta havvâs-ı selîme sahip her canlının güzel sese ve güzel söze karşı duyarsız kalamadığına dair örnekler anlatılmaktadır. Safiyyüddin Urmevî’nin (ö. 1294) mûsikînin tesirine dair deve hikâyesi meşhurdur. Bu tesiri ulemaya ve halifeye ispat etme adına bir devenin 40 gün susuz bırakılmasını istemiştir. Safiyyüddin belirlenen sürenin ardından meydana toplanan halife, ulema, eşraf ve diğer insanların huzurunda devenin birkaç metre ötesine bir tarafa su dolu bir kabın konulmasını, diğer tarafta ise kendisinin bekleyeceğini belirtmiştir. İpi salıverilen deve suya doğru hızla koşarken Safiyyüddin o esnada bir eser icra etmiş bunun üzerine deve yönünü Safiyyüddin’e doğru çevirerek ona doğru koşmaya başlamıştır. Günlerce susuz bırakılan devenin suya iltifat etmemiş olması ve aynı zamanda icra edilen eserin tesirinden ötürü devenin gözünden yaşlar akması tüm hazirunu mûsikînin tesiri hususunda ikna etmiştir.

Ben de sözün güzelinin tesirine dair bir anımı anlatmak isterim.

Tabii ki buyurunuz…

Bir dönem her hafta Mevlevî ayini icra etmek üzere Sirkeci Garı’nın büyük salonunda program yapardık. Gelen dinleyicilerin çoğu yabancı uyruklu insanlardı. Bir gün ayin-i şerîfin sonunda Kur’an-ı Kerîm tilaveti bana tevdi edilmişti. Kur’an-ı Kerîm tilavetinin ardından program sonrasında yabancı uyruklu karı-koca eş dehşete kapılmış bir şekilde yanıma gelip yakamdan tutarak bana okuduğum şeyin ne olduğunu kendilerine anlatmamı istediler. O gün anlamını dahi bilmedikleri ilahi kelâmın tesirinden ne yapacaklarını şaşırmış bu insanları görünce, ne kadar çok çalışmam gerektiğini ve bu husustaki noksanlıkların bir nevi vebal olacağı kanaatine varmıştım.

 

Son olarak okuyucularımıza nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Ömrümüz çok kısa, yapacak çok şey var. En büyük duam kıyamete kadar devam edecek çok büyük hayırlara vesile olmak... Mevla inşallah okuyucularımızın bizlere yapacağı dua ile bu arzumuza hep beraber nail olmamızı nasip eder.

İlginiz için teşekkür ediyorum.

 

Not: Önümüzdeki hafta Doç. Dr. Mehmet Öncel’in İbn Haldun Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Türk Din Mûsikîsi Bölümünde ve Başakşehir Tasavvuf Mûsikîsi Korosu’nda yaptığı çalışmaları istifadenize arz edeceğiz inşallah.

 

İbrahim Ethem Gören

{name}
{content}
+
-
{name}
{content}
+
-

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

SİZİ ARAMAMIZI İSTER MİSİNİZ?

  • ADINIZ
  • SOYADINIZ
  • TELEFON NUMARANIZ
  • E-POSTA ADRESİNİZ
  • AÇIKLAMA
  • Kişisel Verilerle İlgili Aydınlatma Metni ’ni okudum, başvuru kapsamında kişisel verilerimin işlenmesine onayım vardır.

SİTE HARİTASI

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

BİZ SİZİ ARAYALIM

  • ADINIZ
  • SOYADINIZ
  • TELEFON NUMARANIZ
  • E-POSTA ADRESİNİZ
  • AÇIKLAMA
  • Kişisel Verilerle İlgili Aydınlatma Metni ’ni okudum, başvuru kapsamında kişisel verilerimin işlenmesine onayım vardır.