DOÇ. DR. SAVAŞ ÇEVİK: HAT SANATININ ESASI KAMIŞ KALEM VE MÜREKKEPTİR.

DOÇ. DR. SAVAŞ ÇEVİK: HAT SANATININ ESASI KAMIŞ KALEM VE MÜREKKEPTİR.

Doç. Dr. Savaş Çevik ile hüsn-i hattın mânevî sorumluluğu, sanatta tevazuun yeri, yazıda ihtisaslaşma, yazı neşesi ve kaligrafi çalışmaları üzerine hasbıhal ettik.

Savaş Bey, hat sanatı sanatkârın omuzlarına ne türden mânevî sorumluluklar yüklüyor?

Hüsn-i hat sanatkârı büyük nispette dini metinler yazıyor. Âyet, hadis, kelâm-ı kibar vb. metinleri yazan bir sanatkâr, her zaman için Allah kelâmını güzel yazabilme endişesini yüreğinde taşır. Özellikle Lâfzatullah’ı daha da özenerek yazar. Hattatlar, yazarken kendilerini âdeta huzurda imişler ve ibadet yapıyorlarmış gibi hissederek yazarlar.

Ayrıca kendilerinin hocalarından aldığı ders gibi onların da öğrenci yetiştirmede aynı görevi ifa etmelerini gerekli kılacağına inanırlar.

Cevabınızdan hareketle geleneksel sanatlarda tevazuun yerini de konuşalım dilerseniz…

Bence tevazu yalnızca geleneksel sanatkârlarda olması gereken bir durum değildir. Bütün sanatkârların da böyle olması gerekir. Daha da ileri gidelim, bütün insanların tevazu içinde olmaları gerekmez mi? İnsan niçin böbürlenir? Niçin gurura kapılır ve büyüklenir? Kibir de zaten Cenâb-ı Hakk’kın yasakladığı bir huy değil midir? Şöyle düşünelim. Hiçbir kimse kendi fiziksel güzelliği ile övünmemelidir. Böyle yapanlara güleriz, komik ve basit gelir bize değil mi? Çünkü Yaratan o kişiyi öyle yaratmıştır. O kişinin bununla övünmesi komiktir, basitliktir. Peki, sanat yeteneğini insana veren de Allah değil midir? O halde sanatkârın övünmesi de  tıpkı güzelliği ile övünen insanın basitliği ve komikliği gibidir.

Günümüz hattatlarının hocanız Ali Alparslan’dan alacağı örnekler nelerdir?

Ah! Merhum hocamız Ali Alpaslan müstesnâ bir insandı. Kibarlığı, mütevazılığı ve nezaketi ile örnek bir insandı. Hem hat sanatında hem ilim alanındaki derinliğine nispetle bir o kadar da alçakgönüllü bir insandı. Herkesin örnek alacağı bir sanat kişiliğine sahipti.

Pandemi sürecinin genelde geleneksel sanat eğitimlerine ve özelde hüsn-i hat sanatı tedrisatına yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii bu pandemi tüm dünyayı olumsuz bir şekilde etkiledi. Eğitim de bundan nasibini aldı. Geleneksel sanatlar olsun, hüsn-i hat sanatı olsun bunlar hoca-öğrenci ilişkisi ile bire bir yapılması gereken sanat dallarıdır. Uzaktan eğitim ile pek mümkün olmuyor. Ancak bazı örnekler göstermek ve sohbet tarzında birtakım faaliyetler yürütülebilir ama, meşk çalışılamaz.

Meşk için hocanın yanında oturmak, onun nefes alışını ve kalem gıcırtısını duymak, mürekkebin akışını yakından görmek… Bütün bunlar meşk çalışmalarının ruhunu oluşturuyor. Ben de atölyemdeki hat-kaligrafi çalışmalarına bu yüzden ara vermek zorunda kaldım. Umarım da bu süreci çabuk atlatalım.

Rik’a, nesih, sülüs, sülüs türevleri, ta’lik, kufi ve celî dîvânî başta olmak üzere pek çok yazı nevinde çalışmalarınız var. Birbirinden farklı yaz çeşitlerinde ihtisaslaşmanın sırrı nedir?

Tarih içerisinde de görüyoruz ki genellikle hattatlar tek bir yazı çeşidi üzerinde ihtisaslaşmışlardır. Nadiren birkaç yazı çeşidi üzerinde ihtisaslaşan hattatlar da vardır.

ASLOLAN BİR YAZIYI OLABİLDİĞİNCE GÜZEL YAZMAKTIR.

Aslolan da bir yazıyı olabildiğince güzel yazmaktır. Zaten bir yazı çeşidi bile insan ömrünü alacak kadar geniş bir sanat gücüne sahiptir.

Bendenizin saydığınız yazılar üzerinde çalıştığım doğrudur. Ancak hepsi üzerinde aynı derecede ihtisaslaştığımı söyleyemeyeceğim. Akademi yıllarımda hocalarımın çok yaşlı olmaları ve onlardan istifade etme fırsatını kaçırmamam gerektiğini düşünerek hem Kemal Batanay hocama hem de Hamid hocama birlikte devam etmek mecburiyeti  hasıl oldu. Bu sebeple birden çok yazı üzerinde çalışmak durumunda kaldım. Akademide ayrıca kaligrafi derslerimiz de olduğundan Lâtin yazısı üzerinde de çalışmalarım devam ediyordu. Bu yüzden, çocukluğumdan beri yaptığım ve çok sevdiğim resim çalışmalarımı bırakmak zorunda kaldım. Her iki yazı zaten çok zamanımı alıyordu.  Grafik eğitimim beni kûfî kökenli yazılara da yönlendirdi. Bu yazı, kalemle yazılan türleri dışında meşk yapmaktan ziyade araştırma ile öğrenilen, geometrik yazıdır. Zaman içerisinde az yazıldığını gördüğüm muhakkak-reyhâni yazı üzerine de eğildim. Ali Alpaslan hocamdan öğrendiğim dîvânî ve celî dîvânî yazıları meşk ederken gördüm ki, anatomi ve istif bakımından bu yazı ile Lâtin kaligrafisi arasında çok benzerlikler var. Dolayısıyla benim her yazı üzerinde aynı yoğunlukla çalışmam mümkün değil. Bunun üzerine birkaç yazıda yoğunlaşmayı tercih ettim. Öncelikle tâlik ve celî dîvâni benim için ön sırayı aldı. Geometrik şekli olan kûfî ve kreatif (modern) yazıları zikretmiyorum. Dediğim gibi bu yazılarla hattat olmayanlar da uğraşabilir. Bu yazılar benim için grafik çalışmalarımın devamı veya başka bir versiyonu sayılmalıdır. Son on yılda muhakkak-reyhâni yazılar üzerine çalışmalarım var. Nesih yazıyı uzun yıllar yazmıyorum ve bıraktım. Çünkü nesih yazı sanatı, hat sanatı içerisinde tamamen ayrı bir yeri olan bambaşka bir konuma sahiptir. Her gün aksatmadan devamlı çalışmak gerekir. Kompozisyon yazısı değil, satır halinde yazılan muhteşem bir yazı çeşididir ve dünyada bu yazıyı iyi yazan çok az sayıda hattat vardır.

DR. ÇEVİK: CELÎ VE KREATİF YAZILAR ÜZERİNE YOĞUNLAŞTIM.

Daha çok celî yazılar üzerine ve kreatif yazılar üzerine yoğunlaştım. Tasarım ve farklı esprilerde yazıyı ele alıp çalışmak beni daha çok etkiledi. Latin tipografisindeki optik kurallar üzerindeki uzun yıllar çalışmam, yazının daha çok tasarım tarafında yoğunlaşmama vesile oldu. Gayem, bizden sonra gelen sanatkârlara çalışabilecekleri alanları genişleterek göstermektir.

Ta’lik yazıda üslup farklılıkları üzerine neler söylemek istersiniz?

Tâlîk yazıda malum olduğu üzere başlıca iki üslup mevcuttur. Türk ve İran üslûpları. Bu iki farklı üslup daha ziyade celî tâlik konusunda tebarüz etmektedir. Bu konuda üstünlük vasfını ortaya koymak bence gereksizdir. Zira farklı kültürlerin farklı zevklerinin olacağı gerçeğinden hareketle, her iki üsluba da saygı göstermek gerektiğine inanıyorum.

Bunun dışında, ülkemizde kendi içinde tâlik yazı tarz ve yollarının da mevcudiyetinden bahsedebiliriz. Türk tâlîk tarzının kurucuları olan Yesârî ve oğlu Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi bizim tâlik yazı zevkimizi oluşturmuşlardır. Diğer yazı çeşitlerine göre tâlik hattatları daha az sayıda yetişmiş ve bu durum günümüzde de geçerliğini korumaktadır. Bu sebeple az sayıda hattatın ilgilendiği bir yazıda üslup farklarından da bahsedemiyoruz. Olsa olsa hattatın zevkine uygun yazı vadisi veya yolu diyebileceğimiz ufak tefek farklılıklar görülebilir.

Günümüzde büyük yazı vadilerine dönüşen Necmeddin Okyay ve Hulusi Efendi yazı mekteplerinin ta’lik neş’elerini nasıl tahlil edersiniz?

Necmeddin Okyay da, Hulusi Yazgan da Sâmi Efendi’nin talebeleridirler. Dolayısıyla kanaatimce her ikisi de aynı ekolden gelmekte ve aynı espride yazmaktadırlar. Sâmi Efendi, her yazıda olduğu gibi kendi muhteşem sanat gücüne dayanarak tâlik yazıda da adeta bir devrim yapmış ve harf anatomilerini bugünkü seviyeye ulaştırmıştır. Özellikle detaylarda ve bağlantı noktalarında kuralları daha da geliştirmiş ve belirginleştirmiştir. Çanaklı harflerdeki İran tarzının aksine çanakları biraz genişleterek yazmayı tercih etmiş, bu şekliyle de adeta kendi üslubunu ortaya koymuştur. Yesârî ve oğlu, İran tarzının Türk tarzına geçişindeki köprüyü oluşturmuştur.

Tâlik yazanlar, her iki tarzdan da etkilenerek yazılarını yazmakta serbesttirler. Şahsen bendeniz de tâlik konusunda genellikle Türk tarzını benimsemekle birlikte, gerek istifte ve de gerekse bazı harflerin anatomisinde İran tarzını da uygulamakta veya zevkime uygun bir ara yol izlemekte bir beis görmüyorum.

Şimdiye kadar sayıları binlerle ifade edilebilecek yazılara ketebe koydunuz. Yurtiçinde ve yurtdışındaki özel ve tüzel koleksiyonlarda hatırı sayılır miktarda eserleriniz var.

Bir gününüz nasıl geçiyor?

Günlerimin serencamı yılın değişik mevsimlerine göre değişiyor elbette. Hele bu Korona musibetinden sonra tamamen değişmiş durumda. Bu süreçte devamlı evimde, atölyemde kalıyorum ve kendimi iyiden iyiye yazıya vermiş durumdayım. Alışveriş ve bazı zorunlu görüşmeler ile yürüyüş dışında çalışmalarımı sürekli bir biçimde devam ettiriyorum. Bu süreçten önce üniversitenin yüz yüze eğitim yaptığı dönemlerde ise, üniversitedeki derslerime devam etmemin dışındaki vaktimi de aynı şekilde geçiriyordum. Tabii ki özel öğrencilerimle haftada bir derslerimizi yapıyor ve gerekli seyahatlerimi de ihmal etmiyordum. Seyahati seven bir insan olarak, bu benim hayatımda önemli bir yer tutmaktadır.

Kendiniz için, şahsî koleksiyonunuz için neler yazıyorsunuz?

Yazılarımın büyük çoğunluğu serbest bir biçimde yani kendim için yazdıklarımdan oluşuyor her sanatkâr gibi. Elbette sipariş ile yazılan yazılarım da mevcut. Ancak bunlar genel eserlerimin içerisinde küçük bir bölümü oluşturuyor. Herhangi bir ibareyi yazmak istediğim zaman veya değişik bir yorum üzerinde çalıştığım zaman bunu yalnızca gerçekleştirmeyi düşünüyorum. Herhangi bir ticari kaygı duymuyorum. Sonuçta ortaya çıkan eser benim oluyor. Ancak sergi vb. durumlarda talep eden olduğu taktirde elimden çıkmış oluyor. Fakat bazen öyle yazılarım oluyor ki, talep de edilse asla vermiyorum. Bu durum sanıyorum bütün sanatkârlar için de geçerli.

Bir esere ketebe koyup fotoğrafladıktan ve evinizde mutena bir köşeye koyup temaşa ederken halet-i ruhiyeniz nasıl oluyor?

Bu çok değişik bir duygu. Sanırım kelimelerle anlatmak pek mümkün olmayacak. Ama şöyle diyebilirim; eser tamamlandıktan sonra ona baktığımda, eserin hayalimdeki tasarımından gerçekleşene kadar olan aşama gözümün önüne geliyor ve onun adeta ilahi bir güçle ortaya çıktığını düşünüyorum. Kendinizden bir parça gibi sanki… Bazı sanatkârlar buna evlatlarımız gibi derler. Onlara hak veriyorum. Kendinizden bir parça, emeğinizin bir ürünü oluyorlar. Bende başka duygular da uyandırıyor.

Ne tür duygulardan söz ediyorsunuz?

Sanki onların canlı olduklarını tahayyül ediyorum. Bazen satıldıkları zaman garip bir hüzün çöküyor. Sanki eserinize ihanet etmiş gibi oluyorsunuz. Ama sanat dünyasının gerçeği ve olması gerekeni de bu. Eserler yalnızca sizin atölyenizde değil, onu sevenlerin dünyasında ve mekânlarında da yaşamak zorunda.

Her birinin hikâyesi farklı ve özel olmakla birlikte nezdinizde özel yere sahip olan bir eserinizin hikâyesini dinlemek isterim?

Evet, bende en fazla iz bırakan bir eserim var. Onun hikâyesini kısaca anlatayım.

Lütfen hocam…

Zaten bu eser, hat sanatında kullanılan kompozisyonlardan biri olmuştur.

“MEN DAKKA DUKKA”

24-25 yıl öncesinde bütün hattatların yazdığı bir ibare vardır, “Men Dakka Dukka”. Anlamı da malum yaptığın işin aynen karşılığını bulursun, çalma kapıyı çalarlar kapını anlamında. Son devrin bütün hattatları bunu yazmışlardır. Bunu ben de yazmayı düşündüm ama istedim ki anlamına uygun bir yazı tasarımı olsun. O zamana kadar hat tarihinde ibareler tek olarak yazılır veya bazen müsennâ dediğimiz sağlı sollu simetrik şekilde yazılan tasarımlar da vardır. Önce müsennâ düşündüm.

Hangi saikle?

Anlamına uygun olsun diye. Ama sonra istedim ki ikinci kez yazdığım ibare de okunsun. Müsennâ yazılarda sol taraftaki ibare terstir. Aynaya yansımış gibidir. Bu sebeple bu tasarım şekline halk arasında aynalı yazı da denmesinin sebebi budur. Hâlbuki ben anlamına daha bir değer katsın, ikincisi de okunsun ama esas ibareye de karşılık olsun istedim. Bir süre zihnim bu konuya takılı kaldı ve sonunda grafik tasarım ile uğraşmanın verdiği ufuk ile ikinci kez yazılan kısmı bu defa solda değil de kâğıda tepe taklak çevirip tekrar yazmayı düşündüm. Böylece ibareyi iki kez yazmakla beraber ikisinin de okunması mümkün oldu. Ancak biri normal olarak okunuyor, ikincisi ise levhanın tersinden okunuyordu. Gayeme ulaşmıştım. Şimdi tepe taklak iki kez yazacağım bu ibareyi homojen ve güzel bir kompozisyon haline getirmem gerekiyordu.

Epeyce uğraştınız sanırım…

Evet. Bu iş elbette uzun süre eskizler yaparak gerçekleşebilir. Bendeniz de uzunca süren eskiz aşamalarından sonra tasarımı tamamladım. Bu kompozisyon tarzı ilk kez ortaya çıkmıştı. İstedim ki beğenilsin ve hattatlar arasında uygulansın. Eserin sergilenmesi ve yayınlanmasından sonra gördüm ki gerek bizde gerek tüm hat sanatını uygulayan sanatkârlar nezdinde bu kompozisyon biçimi benimseyip farklı ibarelerle uygulamaktadır. Bu elbette ki memnun edici bir durumdur. Bunun dışında, bir ibarenin dörtlü kullanımı üzerinde de bir celî sülüs yazı tasarımım mevcut. Makılî yazıda yine ilk kez “müselsel” tarzı uygulayarak müselsel mâkılî yazı kompozisyonları yaptım. Çok eski devirlerde zaman zaman kullanılan üçgen form içerisinde makılî yazılar bulunmaktadır. Bunu eşkenar üçgen formunda tekrarlayarak çeşitli ibareler yazdım. Dairevi formda makılî yazıya daha önceki dönemlerde rastladığımı hatırlamıyorum. Bu formda da çeşitli yazılarım bulunmaktadır.

Bunun dışında beni heyecanlandıran ikinci bir uygulamam vardır.

Nedir?

Muhakkak-reyhânî yazı ile Hilye-i Şerife tarihi dönemlerde nedense yazılmamış. Hat ile ilgili uzman dostlarıma sorduğumda aynı görüşte olduklarını gördüm. Böylelikle ilk kez de muhakkak-reyhânî yazı ile hilye yazan bir hattat oldum.

1974 yılından bugüne hüsn-i hat sanatına hizmet ediyorsunuz. Geride kalan 46 yılda kamış kalem ve mürekkep size neleri ilham etti?

Hat çalışmaya başladığım yıl olan 1974’ten bu yana 46 yıl geçti. Bu yıl süresince elbette ki elimizden kamış kalem çok uzun süre düşmedi. Hayatın sürpriz gelişmeleri sonucu kısa süreler ara verilse de bu hattat için bir dinlenme süresi sayılabilir. Ama asla yıl mesabesinde bir ara vermedim.

“HAT SANATININ ESASI KAMIŞ KALEM VE MÜREKKEPTİR.”

Hat sanatının esası kamış kalem ve mürekkeptir. Yani siyah-beyaz diyebileceğimiz ve rengi kullanmayan bir form sanatı. Yazı zaten bütün dünyada form sanatı olarak bilinir ve özelliği iki boyutlu olması ve formu kullanmasıdır.

“HÜSN-İ HAT OPTİK KURALLARIN ÜST DÜZEYDE KULLANILDIĞI BİR SANATTIR.”

Hüsn-i hat optik kuralların en üst düzeyde kullanıldığı bir sanattır. Bu iki temel malzeme, kalem ve mürekkep sanatkârın formu araması için yeterlidir. Hat sanatının bugün renkli mürekkeplerle ve farklı malzemelerle, hatta üç boyutlu uygulanması onun form sanatı olma özelliğini kaybettirmez.

“HATTIN ESASI FORUMDUR.”

Hattın esası formdur. Çizgidir ve çizgi ile alanın değerlendirilmesidir. Yani optik bir sanattır. İnsanlığın ilk dönemlerinden beri yazı önemlidir. İnsanlar ilk kez yazarak medeniyet adımını atmışlardır. Kutlu kitabımız “Oku” diye başlıyor.

“OKUMAK FİİLİ YAZMAK FİİLİNDEN SONRA GELİR.”

Okumak fiili, yazmak fiilinden sonra gelir. Çünkü bir şeyi okumak demek, onun önceden yazılmış olmasını gerektirir. Yani yazı olmalı ki okunabilsin. İşte Oku emri belki de, Levh-i Mafuz’daki yazılanların okunması demektir. Zaten Kur’an-ı Kerîm’de Kalem Sûresi’nin de mevcudiyeti ve Cenab-ı Hakk’ın kalem üzerine yemin etmesi, yazının tüm değerlerin üzerinde olduğunu gösterir. İşte ben de yazının uyandırdığı bu ürpertici gerçek sayesinde, kalemi elime aldığım ilk dakikalar elim büyük bir heyecanla titrer. Neden sonra karalamalar çıkar ve esas yazıya geçerim. Ben hat sanatının kurallarının ve dünyasının diğer sanatlara asla benzemediğine ve onun ilahi bir güç tarafından yönlendirildiğine inanan bir insanım.

Kaligrafi çalışmalarınız için de bir bahis açalım…

Akademi yıllarında öğrenci iken kaligrafiye de merak sardım ve hocamdan ders almaya başladım. O zamanlar tıpkı hat gibi kaligrafi de oldukça nadir görülen ve kimsenin uğraşmadığı konulardan biriydi. Fakat hat çalışmaya başladıktan sonra kaligrafi bana daha az tatmin edici gelmeye başladı. Tamamen bırakmadım, ara ara yazmaya devam ettim. Hâlâ da yazıyorum. Ama hâlâ bu alanda hat ile kıyaslanacak bir düzeyde görmüyorum kendimi.

“SANATKÂR BİR YA DA İKİ YAZIDA İHTİSASLAŞMALI.”

Daha önce de belirttiğin gibi bir sanatkâr bir veya iki yazıda ihtisaslaşmalı. Çok dağıldığı zaman, esas uğraşı alanına ayıracak zaman kısalır. Kaligrafi çalışmalarım Daha çok ticari alanda gelişti. Sonraki yıllarda ülkemizde kaligrafi çalışanların sayısı da tıpkı hat sanatında olduğu gibi arttı. Benim üniversitedeki görevim dolayısıyla uzmanlık alanım, daha çok yazı tasarımı ve tipografi üzerine oldu. Bu alan bilimsel araştırmayı da gerektirdiğinden eğitimde faydalı olabilmek için kaligrafiyi ikinci sıraya koymak mesleki bir zorunluluktan doğmuştur.

Fotoğrafçılık yönünüz de var. Bu sahadaki tecrübelerinizi de dinlemek isteriz…

Fotoğrafı tamamen bir hobi olarak gördüm. Bu takdir edersiniz ki bambaşka bir sanat dalı. Hem pek çok teçhizat gerektirir hem de ömrünüzün tamamını buna adamalısınız. Ben seyahatlerim sırasında daha çok doğa resimleri çekmeyi uygun buldum. Çünkü konu sabit ve sizi rahatsız edecek kimse olmuyor.

“GÖRSEL BİR SANAT OLAN FOTOĞRAF KOMPAZİSYON GEREKTİRİYOR.”

Fotoğraf da bir görsel sanat olduğu için kompozisyon gerektiriyor. Kadrajlamak işte bu anlamda kullanılıyor. Hat ve kaligrafi konusundaki alan değerlendirme yetisi aynen fotoğrafı kadrajlarken de işe yarıyor. Tabii bununla iş bitmiyor. Açı ve ışık çok önemli. Son derece keyifli ve insanı dinlendirici bir özelliğe sahip fotoğraf. Bu konuda asla iddialı değilim, yalnızca kendim için ve rehabilite olmak için çekiyorum. Ayrıca herkese tavsiye ederim, fotoğraf gerçekten dinlendiren bir uğraş.

Sizin eklemek istediğiniz hususlar nelerdir?

Hat sanatında benim yapmak istediklerim hep olmuştur. Yapım gereği belki bilmiyorum ama hep farklı şeyler yapmak istedim. Yapılagelenlerin dışında ve geliştirici, farklı uygulamalar… Ancak, asla klasik kuralların dejenere edilmesini istemiyorum. Eğitimci olmam zaten kuralları uygulamak konusunda iyi bir meslek. Kişiliğim de, son derece disiplinli, planlı ve programlı bir yapı gösteriyor. Bazen düşünüyorum, kuralcı bir yapıya sahip olmakla birlikte farklı uygulamalara yönelmem acaba tezat değil mi diye? Ama anladım ki, farklı arayışlarda da son derece kurallara uymak eğilimim var. Yani farklılık veya modernizm diyelim, kuralsızlık anlamına gelmiyor. Genel sanat kuralları hepsi için geçerli. Benim gayem, hat sanatının dejenere olmadan gelişip renklenmesi. Farklı uygulamalarla zenginleşmesi ve gelecek çağların sanat anlayış ve zevkine her zaman karşılık vermesidir.

Son olarak okuyucularımıza nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Okuyucularımız arasında hat çalışmak isteyenler olabilir. Onlara şu kısa mesajı vermek istiyorum. Hat ile ilgilenmek ve hat literatürünü öğrenmek, hattan anlamak başka bir şeydir. Gerçekten hattat olmayı istemek ise bambaşka bir şeydir. Birinci tercih için hat çalışıyorlarsa pek bir tavsiyem olmayacak. Olsa da bunun pek önemi yok. Ama ikincisini tercih edeceklere bir tavsiyem ve uyarım var.

“HÜSN-İ HAT TCARİ BİR SANAT DEĞİLDİR.”

Dinliyoruz hocam…

Hat ticari bir sanat değildir. İnsan ömrünü alır ve yaşama düzenini değiştirir, bıraktığınız anda da elde ettiklerinizin tümünü yitirmiş olursunuz. Bunları bilmelerini istiyorum. Yoksa şöyle demiyorum: Hat çok zordur ve başarılı olmak da çok zordur. Hayır. Arzu, karar ve çok çalışmak hat sanatında başarının üç anahtarıdır. Bunları uygulayabilirseniz hat sanatı çok kolaydır.

İlginiz için teşekkür ediyorum.

Selam ve dua ile...

İbrahim Ethem Gören - 21.09.2020

{name}
{content}
+
-
{name}
{content}
+
-

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

SİZİ ARAMAMIZI İSTER MİSİNİZ?

  • ADINIZ
  • SOYADINIZ
  • TELEFON NUMARANIZ
  • E-POSTA ADRESİNİZ
  • AÇIKLAMA
  • Kişisel Verilerle İlgili Aydınlatma Metni ’ni okudum, başvuru kapsamında kişisel verilerimin işlenmesine onayım vardır.

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

BİZ SİZİ ARAYALIM

  • ADINIZ
  • SOYADINIZ
  • TELEFON NUMARANIZ
  • E-POSTA ADRESİNİZ
  • AÇIKLAMA
  • Kişisel Verilerle İlgili Aydınlatma Metni ’ni okudum, başvuru kapsamında kişisel verilerimin işlenmesine onayım vardır.