HATTAT DR. NECMİ ATİK İLE YAZI SERENCAMI, ELMALILI HAMDİ YAZIR VE HOCALARI ÜZERİNE…

Günümüz hüsn-i hat sanatının mahir isimlerinden Hattat Dr. Necmi Atik ile yazı meşk serencamı, Elmalılı Hamdi Yazır ile hocaları Fahreddin Bilgiç ve Ali Hüsrevoğlu üzerine bir e-mülakat gerçekleştirdik.

İbrahim Ethem Gören: Necmi Bey sizi tanıyabilir miyiz?

Dr. Necmi Atik: Aslen Yalovalı olan Annem Ayşe hanım ve babam Nusrettin bey, Türkiye’den Almanya’ya çalışmak için giden ilk Türk kâfilesinde yer almışlar, dört oğlan, iki kız, yani altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak ben de Almanya’da dünyaya gelmişim. İlkokulu Almanya’da, orta okulu ve liseyi Yalova İmam-Hatip Lisesi’nde okudum. Ankara İlahiyat Fakültesi’ni bitirdim ve İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans ve doktoramı tamamladım. Klasik medrese müfredâtını Ali Haydar Çetintürk hocamdan tamamlayarak icâzet aldım. Hüsn-i Hat sanatında Muhammed Fahreddin Bilgiç ve Ali Hüsrevoğlu hocalardan icazetliyim. Evli ve üç erkek bir kız, dört çocuk babasıyım. 

Sohbetimizin başında geleneksel sanatlarla irtibatınızı konuşalım…

Gurbetçi olarak Almanya’ya giden ailemden dolayı her ne kadar doğum yerimiz Almanya olsa da, ilkokulun son yıllarında ailemin, memleketimiz olan Yalova’ya dönmesiyle, İstanbul ve Bursa’nın manevî atmosferine de biz de dâhil olduk. Her Yalovalı gibi, İstanbul ve Bursa bağlantılı yaşam şartları, sık sık bu iki şehri ziyaret etme imkânı bulmamız, gençlik yıllarımızda kıymetli ecdadımızın her biri farklı özellikte ve güzellikte olan ve bir çiçek ve gül demeti gibi şehri süsleyen cami, mescid, sebil, dergâh, medrese gibi muhteşem eserleri tanımamızı ve bu eserlerle ülfet etmemizi sağladı. Bursa Ulu Camii’nin ruhları dinlendiren atmosferi, Emir Sultan Külliyesi’nin sâdelikteki ihtişâmı, Orhangazi, Yıldırım, Yeşil, Muradiye Külliyeleri, âdetâ çini müzesi olan Hüdâvendigâr Külliyesi… her biri köklü geçmişimizle bağlarımızı tazeleyen, günümüze ve geleceğimize heyecan ve umutlar fısıldayan bilge insanlar gibidir. İstanbul ise, herkese mâlum nâdide zümrüt, yâkut, pırlanta ve inci gibi güzellikleriyle, bu yazının hacmine sığma ihtimâli mümkün gözükmemektedir.

Eyvallah…

Bu iki güzel ve özel şehri sayısız ziyaretlerimiz sırasında, her köşesinde, İslam ilim, irfan, kültür ve medeniyetinin şekillenmiş ve canlanmış olarak bütün heybet, letâfet ve zerâfetiyle bizi kucaklaması ruhumuzda derin izler bırakıyordu. Cami, medrese, türbe, kale, kütüphane, çarşı, çeşme gibi farklı mimâri yapılarda doğal sergi alanları oluşturmuş hüsn-i hat eserleri, gün geçtikçe ilgi ve merakımızı genelden özele doğru yoğunlaştırmaya başladı.

Hat sanatı serencamınız nasıl başladı?

Yalova İmam Hatip Lisesi’nde tahsil gördüğümüz 1980’li yılların başında, hüsn-i hat sanatıyla bir süre ilgilenmiş ve meşketmiş okul müdürümüz ve meslek dersleri hocamız Ekrem Şahin’in tebeşirle tahtaya hüsn-i hat yazıları yazması sırasında, kırdığı tebeşirin geniş yüzeyini yatık bir şekilde tutması, ağırdan alıp yazarken harflerin başlama ve bitirme noktalarının zerâfeti, ince ve kalın çizgilerin kendiliğinden ortaya çıkması, harfler arasındaki tenasüp, ölçü ve estetik ruhumuzu okşuyordu. Müdürlük vazifesindeki meşguliyetinden veya meşkini ikmâl edip icâzet almamasından kaynaklandığını zannettiğimiz sâiklerle hocamız Ekrem Şahin maalesef hat sanatı dersleri vermiyordu.

Sonra…

Lisenin ilk yıllarında hüsn-i hat sanatına ilgimiz gittikçe artmaya başladığı sıralarda, okuduğum İmam Hatip Lisesi’nde, biri lise üç, diğeri lise dördüncü sınıfta iki talebenin hat sanatı meşk ettiğini öğrenmiştim. Hemen kendilerine ulaştım ve Hattat Hamid Aytaç’tan meşk ettiklerini, lakin o an kendisinin hasta olduğunu ve hastahanede yattığını söylediler. Bu haberi aldıktan kısa bir süre sonra da Hamid hoca vefât etmişti.

Rahmetullahi aleyh.

Başka bir arayışın içine de girme imkânı bulamadan, lise yılları boyunca kendi kendimize, bulduğumuz, gördüğümüz eserler ve hüsn-i hat meşk murakkalarına bakarak bu ulvî sanatı meşketmeye çalışıyordum.

1985 yılı üniversite imtihanlarında sadece üç tercih yapmıştım ve üçü de İlahiyat Fakültesi idi. Ankara İlahiyat Fakültesi’ni kazanıp kayıt işlemleri için Ankara’ya gittiğimde, Yalova İmam Hatip Lisesi’nden Ankara İlahiyat’ta okuyan ağabeylerimiz bizimle ilgilendiler ve Ankara Demetevler’de bulunan ve beş bloktan müteşekkil olan Özelif Sitesi’nin birinci bloğundaki 67 nolu öğrenci evine bizi yerleştirdiler. Meğer Özelif Sitesi, kuruluş amacına uygun olarak İslâmi gayreti olan Müslümanların kurduğu ve biraraya geldikleri yerleşim merkezi imiş ve İslâmi ilimler açısından vukûfiyetli kişilerin bulunduğu Ankara’nın en verimli yeri hâline gelmiş. Kısa bir süre sonra Özelif Camii’nde Müderris Muhammed Emin Er hocanın “el-İhtiyâr” dersine, Abdurrahman Berzencî hocanın “Elfiyye” dersine, Ömer Lütfi Zararsız hocanın sohbetlerine iştirak etmeye başladık.

Âlâ, aliyy’ül-âlâ…

Ankara İlahiyat’taki tahsilimizle birlikte Özelif’teki derslerimiz de devam ediyordu. Namaz vakitlerinde Özelif Camii’nde cemaatle olan tanışmalarımız sırasında, daha önceden de İslâmi kisvesi, vakârlı duruşu, heybeti ve beş vakit namazını cemaatle edâ etmesiyle dikkatimi çeken ve gayr-i ihtiyârî muhabbeti celbeden Muhammed Fahrettin Bilgiç hocamın “hattat” olduğunu öğrendiğimde tarifsiz bir mutluluk ve heyecana kapıldım. Özelif Sitesi’nde aynı blokta oturduğumuz hocam, o yıllarda Ankara’da bulunan tek hattattı ve kendisinden ders almak isteyip de alamadığım merhum Hamit Aytaç hocadan icâzetliydi. Bu bendenize her yönüyle Rabbimin bir ikrâmı ve ihsânı idi. Hiç beklemeden kendiine “Muhterem hocam, hüsn-i hat derslerinize katılabilir miyim?” diye soruverdim. Hiç tereddüt etmeden ve düşünmeden “Tabi, katılabilirsin” diye cevap verince âdetâ dünyalar benim olmuştu. Sözleştiğimiz günün öğle namazı çıkışı buluştuk ve sohbet ederek hocamın evine gittik.

Cennetmekân hocanızın evine de teberrüken değinelim…

Hocam evinin bir odasını atölye hâline getirmişti. Yazı malzemeleri ve kitapların bulunduğu kütüphane dışında oda, sâdeliği, yalınlığı, mütevâziliği ile çok sevimliydi. Odanın ortasında uzun dikdörtgen bir masa, uzun kenarında hocamın oturduğu bir koltuk bulunmaktaydı. Hocam, koltuğu masanın sağır olan duvar tarafına koymuştu. Koltuğa oturulduğunda pencerenin ön tarafta kalmasıyla, gün içerisinde çalışmalar yaparken pencereden gelen ışıktan tam istifade edilmesi ve manzaranın ferahlatıcı özelliği amaçlanmış olmalıydı.

Devam ediniz lütfen…

Masa, odadaki beyaz floresan ışığın altına, masanın tam ortasına gelecek şekilde yerleştirilmişti. Masanın üzerinde farklı hüsn-i hat formlarında meşk müsveddeleri, mürekkep, yan kesilmiş farklı ebattaki metal ve ahşap kalemler vardı. Masanın üzerinde kuşe kâğıda baskısı yapılmış farklı dergilerin geçmiş sayılarından bolca bulunmaktaydı ve bu dergilerin bir kısmının açık olan sayfalarında hocamın müsvedde meşkleri bulunmaktaydı. Kütüphanenin birkaç rafında da hocamın binlerce sayfalık müsvedde meşkleri ve çalışmaları yer alıyordu.

Bidayetinden nihayetine yazı ve icazet süreçlerinizi nasıl özetlersiniz?

Muhammed Fahreddin Bilgiç hocamın 1985 yılı sonu beni hüsn-i hat dersine kabul ettiği dönemde, hat malzemesi olarak Ankara’da neredeyse hiçbir şey yoktu desem mübâlağa etmiş sayılmam. Hocam, hüsn-i hat malzemelerini bulabildiği imkânlar dâhilinde tedârik ediyordu. Hocamın kalemleri; ince yazılar için, eğik kesilmiş ve zımparalanmış ve divite takılmış dolma kalem uçları veya yine uçları eğik kesilmiş dolmakalemlerdi. Celî yazılarda, nadiren bambu veya ahşaptan yapılmış kalemleri kullanıyordu. Mürekkebini eski usullerde bizzat kendisi hazırlıyordu ve parlak, kıvamlı mükemmel is mürekkepleri yapıyordu. Ciddi emek ve sabır gerektiren is mürekkebini kendisi için yapar ve eserlerini bu mürekkeple yazardı. Bulabildiği farklı ağırlıkta ve ebatta olan kâğıtların yazıya elverişli olanlarını hazırlar ve eserlerini onlara yazardı. O dönemlerde el işi kâğıtları bulmak neredeyse imkânsızdı.

İlk meşkiniz…

Hocamla ilk defa evindeki atölyesine girmiştim. Masasındaki koltuğuna oturdu ve kalemleri eline alıp bana doğru yönelerek konuşmaya başladı: “Oğlum, hat sanatına nesih hattıyla başlayalım, aslında rik’a ile başlanır, talebenin kâbiliyeti ve sabrı tecrübe edilsin, malzemelere alışsın, eli, yazıya alışsın ve kırılsın diye.

FAHRETTİN BİLGİÇ: SENİNLE NESİHTEN BAŞLAYALIM.

Rik’a yazısı kolaydır, yine yazarız, lâkin seninle nesihten başlayalım. Klasik usuldeki gibi önce tek tek harfleri yazmaya başlayacağız, harfler tamamlanınca harflerin diğer harflerle birleşimlerine, daha sonra cümlelere geçeceğiz. Kalem olarak -elindeki altın renkli dolmakalem ucu örneğini göstererek- şu dolmakalem uçlarından alalım, bir de uçların takılacağı divitlerden… Biz o uçları yan kesip, zımparalayıp hazırlar sana veririz. Kâğıt olarak da mat kuşe kâğıt alalım -A4 de yakın ebatları göstererek- şu ebatlarda kesip hazırlayalım. Mürekkep olarak da aslında is mürekkebi kullanmamız gerekiyor, fakat bulamıyoruz, ben de yapmakta zorlanıyorum ve ancak kendime yetecek kadar yapabiliyorum. Biz koyu siyah dolmakalem mürekkebi kullanalım, zaten eser yazmayacağımız için açık renkli olması daha iyi, kalem hareketlerini de görmüş oluruz.”

Hocamı, benim için çok kıymetli olan o gün can kulağı ile dinlemiş ve söylediklerini not almıştım. Hocamın evinden çıkar çıkmaz malzeme temini için hocamın tarif ettiği yerlere gittim ve kısa zamanda malzemeleri tedârik ettim. Bir gün sonra öğle namazını Özelif Camii’nde kıldım ve namaz sonrası hocamın yanına giderek malzemeleri tedârik ettiğimi söyledim ve beraber yine hocamın evine, atölyesine gittik. Hocam masasına oturdu, tedârik ettiğim dolmakalem uçlarını eline aldı ve yan keski âleti ile uçlarını keserek zımparalamaya başladı. Hazırladığı uçları divite takarak, mürekkebe bandırdı ve yazıp tek tek tecrübe ediyordu. Kalem uçlarındaki pürüzleri birkaç zımparalama daha yaparak düzeltti. Tekrar deneme yazılarını yazarken, bir taraftan da kalemin kâğıdı ısırmaması gerektiğini, yüzeyinin tamamen kâğıda değmesi ve mürekkebin eşit dağılması için düz kesilmesi gerektiğini anlatıyordu. Kırmızı, mavi renkli saplı metal dolmakalem uçlarıyla kalemlerimiz hazırlanmıştı. Sıra kâğıtlara geldi, hocam kâğıtları cetvelle bir buçuk cm. arayla kurşun kalemle enine çizmemi söyledi. Kağıdın birisi hazır olunca, koyu siyah mürekkebi bir miktar likaya dökerek kalem ucuna gelecek şekilde hazırladı ve çizgilerini kurşun kalemle çizdiğim mat kuşe kağıda, kesik uçlu metal kalemi bandırarak ilk harf olan elif harfini yukarıdan kalın başlayıp gittikçe incelen bir tarzda, yavaş yavaş parmak hareketleriyle yazdıktan sonra: “Oğlum, sen de kalemi benim tuttuğum şekilde meyilli -elinde kalemin tutuluş şeklini göstererek- tutarak ve tutuş dereceni kaybetmeyerek, böyle hokkaya dikkatlice bandırıp -tecrübe edip göstererek- böyle yavaş yavaş yazarsın” deyip tekrar elif harfini yazdı. Bu şekilde ilk dersimizi hocamızdan almış ve hamdolsun yıllardır bir üstadından hüsn-i hat meşketmeyi beklediğimiz âna kavuşmuş olduk.

Meşk günlerinizi de konuşalım…

Hüsn-i hattın klasik usuldeki meşk tâlimi haftada birdir. Talebe, hocasının kendisine gösterdiği dersi bir hafta çalışarak belli bir kıvama getirir ve hocasına gösterir. Hocası da ders üzerinde eksikler var ise talebesine eksik ve hatâlı yerleri gösterip yazarak düzeltmesini ister veya dersi arzu edilen seviyeye gelmiş ise ikinci dersi verilir. Hocamla Özelif’in birinci bloğunda aynı apartmanda oturmamızdan ve hüsn-i hatta iştiyak ve hevesimizin fazlalığından olsa gerek hocam bana dönerek: “Oğlum! Dersini ne zaman belli kıvâma getirdiğini hissedersen hemen gel, dersini göster, bekleme” diyerek çok büyük özveri ile ikramda bulunmuştu.

Fahrettin Bilgiç hocanın o dönemde meşguliyeti yok muydu?

Hocam, emekli olduğu için, herhangi bir programı yok ise vaktini tamamen evinde yazı yazarak, hüsn-i hat dersi vererek ve Farsça ve Arapça kitaplar okutarak geçirirdi. Hocamdan almış olduğumuz bu ikram ve imtiyazla daha çok meşk etmeye başlamış, haftada iki veya üç kez derslerimizi gösterme imkânı bulmuştuk. Hocam, her kapısını çaldığımda güler yüzü, mütevâzı hâli ve tatlı diliyle karşılar, atölyesinde derslerimi dikkatlice/her detayıyla değerlendirir ve güzel gördüğü yazılardan neşelenerek “aferin” der, teşvik ederdi. Tekrar çalışmam gereken kısımları da sabırla tekrar tekrar gösterir, yazıların çıkartmalarını yapardı. Kalemimiz dolam kalem ucu olduğundan, ucu üzerine sert zemine düşmediği sürece kolay kolay bozulmazdı, düşerek veya farklı nedenlerden dolayı ucu bozulsa bile, hocam kalemin yedek uçlarını da yaptığından kalemsiz kalma derdimiz de olmuyordu. Mat kuşe kâğıtlarınızı da matbaa veya kırtasiyelerden kolayca bulabiliyorduk. Talebe olmamızdan dolayı fakülte dersleri ve aldığım özel dersler dışında müsait vakitlerim çoktu ve bu vakitleri büyük bir iştiyakla hüsn-i hat dersimi meşkederek değerlendirirdim.

Ne büyük baht! Fahrettin hoca hangi yazı nevilerini kaleme alırdı?

Sevgili hocam, hüsn-i hattın her tarzında yazısı olan hüner sahibi bir hattattı, lakin nesih hattında eli çok kuvvetli idi. Ders almaya başladığım yıllarda ikinci Kur’ân-ı Kerîm’ini Diyanet İşleri Başkanlığı’na yazmış ve bu Kur’ân-ı Kerîm bastırılmıştı. Yedi ayda tamamladığı bu Kur’ân-ı Kerîm, Diyanet İşleri tarafından daha sonra da defalarca bastırıldı. Birinci Kur’ân-ı Kerîm’i de 1980 yılında bir yıl gibi kısa bir sürede yazmış, yazdığı bu Kur’ân-ı Kerîm’in de 1983 yılında İstanbul’da baskısı yapılmıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’ân Okumaya Giriş” adlı çalışmasının yazılarını da hocam yazmıştı.

Haftada birkaç gün meşk ediyor olmak yazılarınızda nasıl yansıma buldu?

Sevgili hocamla haftada iki veya üç kez görüşme imkânımın imtiyazı hat sanatında hızla ilerlememizi sağladı. Memleketim olan Yalova’ya gittiğim dönemlerde, derslerimi posta yoluyla hocama gönderirdim. Hocam da çıkartmalarını yaptığı derslerimi bendenize gönderirdi. Hocam, yazın memleketi olan Adıyaman’a giderse kısa bir süreliğine derslerimize ara verdiğimiz de olurdu. Adıyaman’da olduğu zamanlarda, hocamın geniş müsâmahası ve hoşgörüsüne sığınarak, nadiren de olsa meşklerimi postayla gönderdiğim de olurdu.

Hocanızla teşrik-i mesainize de değinelim…

Hocamla haftada iki veya üç kez görüşmek, sık sık namaz vakitlerinde selamlaşmak muhabbetimizi ziyadeleştirmişti. Özelif Sitesi’ndeki ilk yılımızda, Özelif’teki gençlerin eğitim/öğretim faaliyetlerini yıllardır sürdüren Rahim Ay ağabeyimizin, görevini bize tevdi etmesiyle, yaz tatillerinde gençlerle iki/üç haftalığına kamp yaptığımız dönemlerde, hüsn-i hat meşkine ara vermek durumunda kalırdık. Hocamdan ve hüsn-i aşk meşkinden uzak kaldığım bu dönemlerde bir an önce hocamla görüşmek, gül yüzünü görmek ve kısa da olsa sohbet etmek, büyük bir ciddiyet ve muhabbetle hüsn-i hat meşk edişini seyretmek için gün sayardım. 

Hocanızın diğer talebeleri kimlerdi?

Hat sanatında meşketmeye başladığımız 1985 yılı ve onu takip eden diğer yıllar, hat sanatının bilinmediği ve ilgi görmediği yıllar olduğundan, hocamın talebesi de bir elin parmakları kadar vardı/yoktu. Hocam, hat sanatının önemini anlatmak ve meşkedenini arttırmak amacıyla Ankara Beşevler’de merkezi bulunan Libya Kültür Derneği’nden gelen ders verme teklifini kabul etmişti. Haftanın belirli günleri ve belirli saatlerinde ders vermeye başladığı Libya Kültür Derneği’nde biz de derslere devam etmeye başladık. Ankara İlahiyat Fakültesi’nde, hocamızın Libya Kültür Derneği’nde hat sanatı dersi vermeye başladığını da ilan ettik. Fakülte’den birkaç arkadaşımız kayıtlarını yaptırdılar, lakin bir süre sonra derslere gelmemeye başladılar. Öğrenci azlığından dolayı hocamızın çok müteessir olarak dersleri iptal etmek durumunda kalması hâlen gözümün önündedir.

HATTAT BİLGİÇ: OĞLUM BUNLARA SEN LAYIKSIN.

Hocamla hüsn-i hat meşkimiz İlahiyat Fakültesi yılları boyunca yoğun bir şekilde devam etmişti. Derslerimizin ilerlediği ve cümleleri bitirmemize az kaldığı bir dönemde, hocama dersimi göstermiş, hocam gerekli gördüğü konularda açıklamalar yapmış ve çıkartmalarını yazmıştı. Yine her zamanki gibi ders bitimi -rahatsız olmasını istemediğimi defalarca ifade etmeme rağmen- kapıya kadar uğurlamaya geldiği bir sırada; “Oğlum biraz bekleyiver” demiş, yazdığı ve yıllarca biriktirdiği hüsn-i hat müsveddelerinin hepsini, hak etmediğim ve layık olmadığım halde; “Oğlum! Bunlara sen layıksın” diyerek hediye edivermişti. Yılların göz nuru ve emeği olan, senelerdir özenle sakladığım farklı tarzlardaki hocamın bir çanta dolusu hüsn-i hat müsveddesi, benim için kıymet biçilemez büyük bir hâtıradır.

İcazetiniz…

Sevgili hocam, bendenize icâzet verdiği gün de yine tevâzûnun ve mahviyetin zirvesindeydi. İcâzet eseri için esmâ-i hüsnâyı sülüs ve nesih tarzında yazmamı istemişti. Özenle yazmaya çalıştığım esmâ-i hüsnâ icâzet metnini hocama gösterdiğimde; “Mâşallah, sen beni de geçmişsin” diye iltifatta bulunmuş, icâzet metnini yazdıktan sonra da: “İnşâallah, nice talebeler yetiştirirsin ve nice eserler yazarsın. Kur’ân-ı Kerîm’de yaz, olur mu?” diye nasihat ve duâlarda bulunmuştu. Hocamızın duâlarının bereketiyle Türkiye’nin çeşitli illerinde ve yurtdışında câmi, mescid, türbe yazıları, çeşme, mezar taşı kitâbeleri, sayısız hüsn-i hat levhaları yazmak ve günümüze kadar on iki öğrencimize icâzet vermek nasip oldu.

Mübarek olsun…

Rabbimiz, sağlık ve âfiyetle nice çalışmalar yapmayı ve nice talebeler yetiştirmeyi cümle hattatlarımız ile beraber bizlere de ikrâm eylesin. İnşâallah Kur’ân-ı Kerîm de yazıp hocamızın arzusunu yerine getirmek nasip olur.

İnşallah. İcazet, sanatkâra hangi görev ve sorumlulukları yüklüyor?

İlim ve sanatın elde edilebilmesi için üstad ve talebe arasında sevgi, saygı ve itaata dayalı, uzun soluklu ve sabırlı olmayı gerektiren bir eğitim/öğretim süreci söz konusudur. Bu eğitim/öğretim sonucu, derslerini tamamlayan talebeye üstadı tarafından icâzetnâme/ilmî ehliyet verilmektedir. İcâzetini/diplomasını alan talebe hocasıyla görüşmelerine devam etmeli, hocasının derin tecrübelerinden hayatı boyunca istifade etmeli ve onunla istişâresini sürdürmelidir. Diğer hat üstadlarıyla da sık sık görüşerek hat sanatı konusundaki malzeme ve yazı bilgi ve tecrübesini arttırmalıdır.

DR. NECMİ ATİK: BİR SANATKÂRIN OLMAZSA OLMAZI TEVAZUDUR.

Bir sanatkârın olmazsa olmazı tevâzudur, Bir sanatkârı bitiren cümle de içinden veya dışından söylediği “Ben oldum, en iyi benim, kimseye ihtiyacım yok” cümlesidir. İcâzet, ilim ve sanatın ehliyeti ve anahtarıdır, kendisi değildir. İcazet alan kişi bu ehliyet ve anahtar ile kemâlât derecelerine yol alır ve bu yollarda her zaman bir rehbere ihtiyaç duyar. Yetiştiği güzel ahlâk üzere kendisi de talebe yetiştirirken, rehbersiz de kalmamalıdır. Yani icâzet alsa da öğrendiklerine hoca, bilmediklerine de talebe olmaya hayatı boyunca devam eder.

Doktora tez konunuzu “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hayatı, Eserleri ve Divançesi” seçmişsiniz. Elmalılı hakkında farklı konularda birçok makaleleriniz ve kitap çalışmalarınız mevcut. Bu kitaplar arasında “Hattat Elmalılı Hamdi Yazır Hayatı ve Eserleri” adıyla bir kitabınız da bulunmakta. Kamuoyunun daha ziyade Hak Dini Kur’an Dili serlevhalı tefsiriyle tanıdığı Üstad Yazır kitabınızda genişçe tafsil ettiğiniz üzere Sami Efendi’den ve Bakkal Arif Efendi’den meşk etmiş mühim bir hüsn-i hat siması.  Hamdi Yazır’ın yazı serencamını sizden dinlemek isteriz?

Elmalılı’nın meşhur olduğu eseri herkesin bildiği “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı tefsiridir. Elmalılı’nın tefsirinin şöhretinden dolayı farklı alanlarda yazdığı telif ve tercüme eserleri bilinmemekte veya çok az bilinmektedir. Lâkin Elmalılı; Tefsir ve Meâl, Fıkıh/İslam Hukuku, Tarih, Kelâm, Edebiyat, Şiir ve Nesir, Mantık, Felsefe, Dilbilim/Belâgat ve Hüsn-i Hat gibi farklı alanlarda da kaynaklık edebilecek eserler telif ve tercüme etmiştir.  

Elmalılı ile alâkalı, Hattat Elmalılı Hamdi Yazır Hayatı ve Eserleri, Son Müfessir Elmalılı’nın Mektuplaşmaları adlı çalışmalarımız yayınlandı. Elmalılı’nın Reddiyesi Türkçe İbadet/Anadilde İbadet, Elmalılı’nın Son Kur’ân Meâli ve Elmalılı’nın Hayatı, Eserleri ve Dîvançesi adlı eserlerimiz de yayın aşamasında olan kitap çalışmalarımız. Diğer kitap ve makale çalışmalarımız da devam ediyor.

Elleriniz dert görmesin. Kısa sürede çalışmalarınız iki kapak arasına alınır inşallah. Rahmeti vesile kılarak Elmalılı üstadın ailesi için de bir parantez açalım…

Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın hem kendisi hem de içinde yetiştiği ailesinin bireyleri Osmanlı aydınıydı. Anne ve baba tarafı, dedeleri ilmiye sınıfından insanlardı. Şer’iyye Mahkemesi başkâtibi babası Numan Efendi aynı zamanda hattattı ve altı adet Kur’an-ı Kerîm yazmıştı.

Meşrutiyetin ilanından evvel Rüşdî mekteplerde (ortaokul) talebeye hat yazısından sülüs, nesih ve rık’a öğretiliyordu. Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın, hem ailesinde gördüğü hat sanatına olan ilgi hem de okulda aldığı hat dersleri onun daha Elmalı’da iken hat yazdığının delilleridir. Üstün istidât ve kâbiliyetli Hamdi Efendi’nin hat sanatındaki altyapısı, doğal olarak doğduğu Elmalı’da oluşmuştur.

Üstadın İstanbul’daki yazı serencamı nasıl başlar, nasıl devam eder?

15 yaşlarında (1311/1893) dayısı Mustafa Efendi tarafından hat sanatının dünya başkentine, İstanbul’a getirilir. Medrese derslerini alacağı hocayı seçmek için dayısı ile medrese medrese gezen Hamdi Efendi, hat dersi alacağı kişiyi seçmek için de çok titiz davranır. Araştırmaları sonucu devrinin meşhur hattatlarından Filibeli Hacı Arif Efendi’den (1830-1909) sülüs ve nesih meşketmeye başlar.

Kardeşi Hattat Mahmud Bedrettin Yazır (ö.1952), ağabeyi M. Hamdi Efendi’nin Arif Efendi’ye talebe oluşunu şöyle nakleder:

“Merhum birâderim müfessir Hamdi Yazır, gençliğinde Filibeli Hacı Ârif Efendi merhumdan yazı tahsiline başlamış, kısa zamanda sülüsle nesihi ilerletmiş, gerek güzel yazıya olan istidât ve kâbiliyetinin fazla oluşu ve gerek ilim tahsili hususundaki merakının aşırı bulunuşu Arif Efendi’nin dikkatini çektiğinden, “Oğlum! Artık Sâmi Efendi’ye gitmenin zamanı gelmiştir. San’ata olan istidât ve kâbiliyetini uzun zaman hapsetmek istemem” demiş ve alıp Sâmi Efendi’ye götürmüş. Ona bir şeyler fısıldamış, Sâmi Efendi birâderimin husûsiyetini derhal takdir etmiş, arkadaşlarından ayrı bir ta’lim usûlü tutmuş, biraderimde kısa zamanda icâzet alıp, resmen hattat olarak yazı yazmaya başlamış, böylece hem maîşetini kazanmaya, hem de ilim tahsilini devama muvaffak olmuş, hatta beş-on kuruş da pederine göndermek sûretiyle evlatlık vazifesini de yapmaktan geri durmamış.

Birâderim bu macerayı bana anlattıktan sonra: “Kardeşim, senin de yazıya merakın var. Çalış, fakat, insanda her neye istidât ve kâbiliyet olursa olsun, gereği gibi terbiye edecek ellere düşmezse sahibini şaşırtır ve azıtır. Onun için dikkat et, hayatında yolunu bu iki şeytanın eline teslim etme, onları yularlayıp hayrına çalışan yorulmaz iki sâdık uşak hâline getir. Yoksa mirasyedi zengin, ahlâksızlara döner, Hakk’ın verdiği ve vereceği nimetleri istidât ve kâbiliyetinin fenâ mecrâlara kayması yüzünden hebâ eder de sonunda eli boş kalırsın” diye güzel bir nasihatte bulunmuştu.

Kardeşi merhum Mahmud Bedrettin beyin de naklettiği gibi, kısa zamanda önce Filibeli Hacı Ârif Efendi’den sülüs ve nesihte, daha sonra da Sâmi Efendi’den sülüs-nesih ve ta’lîkte icazet almış ve geçimini temin, ilim tahsilini devam ettirebilmek için hemen ücret mukâbili hat yazıları yazmaya başlamıştır. Necmeddin Okyay Efendi’ye yazdığı ilmiye icâzetnâmesinde ve kendisinin ilmiye icâzetnâmesinde hocaları Filibeli Hacı Ahmet Arif ve Reîsü’l-Hattâtîn Sâmi Efendi’den bahsetmekte ve onları duâlarla yâd etmektedir.

Elmalılı hangi yazı nevilerinden mahirdi?

Yaşar Şâdi Efendi, Hutût-ı Meşâhir isimli hâtıra defterinde, Elmalılı’nın Âyân âzası olduğu dönemde, sülüs, nesih, dîvânî, kırma ta’lik ve rik’a hatlarıyla yazdığı kıt’a hakkında şu bilgileri vermektedir: “Âyân âzây-ı kirâmından Evkâf Nâzır-ı sâbıkı fâzıl-ı bî-adîl ve hattât-ı bî-nazîr Hamdi Efendi hazretlerinin hatt-ı dest-i sâmîleridir. 1 Kânûnievvel [1]336

Elmalılı’nın hüsn-i hat âsarı nerelerde bulunuyor?

Elmalılı’nın hat sanatı ile yazdığı eserler ve levhalar, torunu Mehmet Hamdi Yazır başta olmak üzere diğer torunlarında, Antalya’nın Elmalı ilçesindeki Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Müzesi’nde, hususi koleksiyonlar ve camilerde bulunmaktadır. 

Yazısına dair dönemin hattatlarının kanaatleri nasıl şekillenmiş?

Hattat Necmeddin Okyay, Elmallılı’nın hat sanatındaki muvaffâkiyetini şöyle ifâde eder: “Hamdi Efendi daha fazla ilim ile uğraşmakla beraber, ekseri vaktini yazıya ayırsaydı, dünyada hiçbir hattatın nâmı kalmazdı.

Elmalılı’nın talebeleri kimler?

Elmalılı Hamdi Yazır’dan meşk edenlerin kimler olduğunu bilemiyoruz. Yalnız kardeşi merhum hattat Mahmud Bedreddin Yazır ağabeyinden meşk etmiştir. Mahmud Bedreddin Yazır ağabeyinin tefsirini, onun isteği üzere rık’a, nesih, sülüs ve ta’lîk hatlarıyla başından sonuna kadar yazmış, üç nüsha olarak temize çekmiştir.

Elmalılı gibi bir ilim adamının sanata yönelmesini de konuşalım dilerseniz…

Elmalılı gibi derin ve kapsama alanı oldukça engin bir idrâkin sanata yönelmesiyle, sadece harfleri güzelleştirip tasarımda bir yere varmayı hedefleyen bir kimsenin sanata yönelmesi arasında mutlaka büyük farklar vardır. Böyle bir “âlim-sanatkâr” önce okuduğu âyetten ve mesajdan etkilenecek, yaptığı tasarımın her kıvrımında kim bilir, o engin zekâsından ve derin gönlünden neler neler geçecek, sonra onu ebedî mesaj olmak üzere tarihin sayfalarına sanatlı olarak kazıyacaktır. Bu konuda bir fikir almak isteyen, Elmalılı'nın, hat sanatını âbideleştiren, Nûn veya Kalem suresinin başında yazdığı muhteşem tefsîri tekrar tekrar okumalıdır.

Üstadın hüsn-i hattaki mübariz vasıflarına değinerek bu bahse nihayet verelim…

Elmalılı’yı hat sanatında farklı kılan özelliklerden biri, hiç şüphesiz gördüğü bir tasarımın benzerini meydana getirme, taklit etme arzusundan uzak oluşuydu. Ona göre yazdığı mutlaka farklı olmalı, ilâhî kelamdan kendi aldığı mesajı sanatlı olarak insanlara yansıtma erdemini taşımalıdır. Araştırmalarımız sonucu ulaşabildiğimiz eserlerinde hâkim olan unsur, sahip olduğu hat sanatını ilâhî mesajın hizmetkârı yapma gayretiyle zamana ve zemine muvâfık eserler vermesidir. İlim ehline has taşıdığı endişe ile, içinde bulunduğu topluma ışık tutmak, dertlerine ortak olmak ve yaralarını sarıp-sarmalamak için klişeleşmiş yazı ve stilleri kullanmamış, yazdığı metinleri özenle seçmiş, yaşadığı dönemin problemlerini anlatmış ve bunlara çözüm arayışı içinde olmuştur.

Bir taraftan kelâm-ı ilahiyi kaleme alırken diğer taraftan da “99 Soruda Kur’an-ı Kerim” başlıklı bir kitaba imza attınız. Eserde hangi mülahazalarla ne türden sorulara cevaplar arıyorsunuz?

Gerek akademik yayınlarla gerekse farklı dergi ve gazetelerdeki köşe yazılarımızla yeri ve zamanına göre farklı çalışmalar kaleme alıyor, ortak çalışmalarda kitap ve ansiklopedilere maddeler yazıyoruz. 99 Soruda Kur’ân-ı Kerîm adlı kitabımızda bu yayınlarımızdan biridir.

"Ebedi Mucize" olan Kur'an-ı Kerîm hakkında hepimizin aklına takılan, cevaplarını merak ettiğimiz sorular mevcut. Biz, bu nâciz çalışmamızda, halk arasında ve basın-yayında taramalarla ulaşabildiğimiz bu sorulara, ana kaynaklardan cevaplar sunmaya çalıştık ve bu kaynakları dipnotlarda açıkladık. Amacımız; Kur'an-ı Kerîm hakkında belki önsöz olabilecek bir tanıtım çalışmasıdır, meâl ve tefsir çalışması değildir.

Rahmeti vesile kılarak hocalarınız için de bir paragraf açalım... Evvelemirde hocanız Fahrettin Bilgiç’in Hamid Bey’le teşrik-i mesaisini konuşalım...

Fahreddin hocam, meşhur Hattat Hâmid῾le 1977 yılında İstanbul῾da Cağaloğlu῾ndaki Reşid Efendi Hanı’nın ikinci katındaki izbe bir hücrede karşılaşmıştır. Hocamızın anlattıklarına göre Hattât Hâmid, orada yatıyor, oturuyor ve çalışıyormuş. Fahreddin hocam, yanında götürdüğü bazı çalışmalarını Hattat Hâmid῾e göstermiştir. Hattat Hâmid, Fahreddin hocamızın yazılarını incelemiştir. Bu arada Hattat Hâmid, Fahreddin hocamıza “Pekâlâ, bir yazı yazın da göreyim” demiş ve bunun üzerine de hemen bir yazı yazmıştır. Fahreddin hocamızın anlattıklarına göre o esnada Hattat Hâmid῾in yanında -hocamız onun kızı olduğunu söylediği- bir hanım bulunmaktadır. Bu hanım, Hattat Hâmid῾e Fahreddin hocamızın icâzeti hak edip etmediğini sormuş, Hattat Hâmid de onun icâzeti hak ettiğini söylemiştir. Böylece Fahreddin hocam, Hâttat Hâmid῾den icâzetini almıştır. Müteakiben Fahreddin hocam, Hattat Hâmid Bey῾in öğrencisi olduğunu, yazmış olduğu birçok yazısında belirtmiştir.

Hattat Ali Hüsrevoğlu’ndan da meşk ederek kendisinden icazet aldınız. Hangi mülahazalarla Ali hocadan meşk ettiniz?

Hat sanatı kenarı olmayan bir umman olduğundan, Fahrettin Bilgiç hocamızın 12 Aralık 2013 yılında dâr-ı bekâya irtihâl eylemesinden sonra, yine merhum hattat Hamid Aytaç üstadımızdan icâzetli Hattat Ali Hüsrevoğlu hocamızla hüsn-i hat çalışmalarımıza devam ederek, kendisinden de icâzet almak nasip oldu hamdolsun. Ali Hüsrevoğlu hocamızla hüsn-i hat çalışmalarımız farklı alanlarda hâlen devam etmektedir.

Ali Hüsrevoğlu’nun hüsn-i hat sanatına müteveccih hizmetlerine ve Mescid-i Nebevi’deki yazılarına da değinelim…

Ali Hüsrevoğlu hocam, şahsiyeti ve üstün ahlâkî özellikleriyle hâzâ bir örnek kişidir. Kendisinden çok şey öğrendim ve hâlâ öğrenmekteyim. On iki yıldır usta-talebe birlikteliğimiz devam ediyor. Rabbimiz sevgili hocama sağlık ve sıhhatle uzun ömürler ihsan buyursun, hizmetleri dâim olsun.

Âmin… Hattat Ali Hüsrevoğlu’nun hüsn-i hat merakıyla devam edelim…

Öğrencilik zamanında, 1970’li yıllarda başlıyor hat sanatına olan merakı ve zamanla tutkuya dönüşüyor. Merhum Hattat Hamid Aytaç’tan 1982 yılında altı hat sanatı nevinde takdirle icâzet aldıktan sonra, hat sanatını her açıdan geliştirip kuvvetlendirmiş.

Hattat Hüsrevoğlu hangi yazı nevilerini kaleme alıyor?

Hat nevilerinden sülüs, nesih, dîvanî, celî dîvânî, ta’lik, ma’kılî, kûfî yazıp, tuğra çekiyor. Şîve sahibi, kendine has bir uslüple yorum türünde yazılar yazıyor. Hilye-i şerîfe yazılarında, birbirinde farklı kırka yakın yeni tasarımın sahibi. Hat sanatında “Tevhid” çeşidinde ilk defa eserler tasarlayıp yazan da kendisidir. Hâlen durmadan, dinlenmeden konulu ve projeli çalışmalar yapıyor, klasik ve modern tarzda eserler üretiyor. Bildiğiniz gibi, yurt içinde ve yurt dışında özel koleksiyonlarda sayısız eseri bulunmakta. Yurt içi ve yurt dışı cami ve yapılardaki yazıları da hayli fazladır. Kişisel ve karma yüze yakın sergiye iştirak etmiştir.

Hocanız, hat malzemeleri alanında da belli başlı bir yetkinliğe sahip…

Ali Hüsrevoğlu hocamın hat malzemeleri konusundaki çalışmaları gerçekten kayda değerdir. Kâğıdın aherlenip hazırlanması, farklı malzemelerden hat sanatı kalemlerinin yapılması ve mürekkep konularında hat sanatına çok katkısı oldu ve hâlen olmakta. Bu konulardaki çalışmalarını videolara çekip, youtube kanalımıza yükleyerek herkesin istifadesine sunuyoruz. Arzu edenler detaylı bilgilere oradan ulaşabilirler.

Mescid-i Nebevi yazılarını sual etmiştim…

Mescîd-i Nebî yazılarına gelince; bildiğiniz gibi Ravza’nın ön cephe yazıları Abdullah Zühdî Efendi’ye, kubbe etekleri ise Şükrü Efendi’ye âittir.  Mescid-i Nebevî’nin -yeni kısım- yazıları Ali Hüsrevoğlu hocama âittir.

Ali Hüsrevoğlu hocamın anlattığına göre, Mescid-i Nebevî’nin yeni kısmına yazılacak âyetler belirlenirken, önce Bakara Sûresi’nin tamamının yazılması istenmiş; ancak mekânın el vermeyeceğinin anlaşılması üzerine, Hüsrevoğlu, -aynı âyet ve sûreler yazılmasın diye- Mescid-i Nebevî’de bulunmayan âyet ve sûreler arasında bir seçim yaparak Kur’an’ın özeti yerine geçecek bazı sûreler belirlemiştir.

Hangi sûre-i celîleler?

Sözgelimi Yâsîn’i Kur’an’ın kalbi sayıldığı için, Muhammed Sûresi’ni Hz. Peygamber’in adını taşıdığı için, Hucurât Sûresi’ni, -ilk birkaç âyetinde- Hz. Peygamber’e karşı edep telkîn edildiği için, Nasr Sûresini Hz. Peygamber’in kazandığı zafer ve fetihle alâkasından dolayı, İnşirâh Sûresi’ni yine Peygamber’in şerh-i sadrından bahsetmesi sebebiyle… yazmış.

Mescid-i Nebevî’nin 38’inci kapısından itibâren, içeride, namaz kılanın göz hizâsına gelecek şekilde sırasıyla: en-Nasr, el-Vâkı’a, el-Cum’a, Tebâreke (yakbızne’den sonuna kadar ki kısmı ve devamındaki Muhammed Sûresi kadınlara ayrılan bölümde kalıyor), Yâsîn, Duhân, el-Hucurât, İnşirâh, İhlâs, Mu’avvizeteyn (Felâk-Nâs) sûreleri –ki Kur’an sayfasıyla yaklaşık 24 sayfalık oldukça hacimli pasajlardır- bütün bir Mescid-i Nebevî’yi (yani yeni kısmın tamamını) kaplıyor. Resm-i Osmanî esas alınarak yazılmış olan bu sûreler, beyaz zemin üzerine Mescid-i Nebevî’nin hâkim rengi olan gülkurusu renginde yazılmış.

Ayrıca, bütün pencerelerin üzerinde Kelime-i Tevhîd; bütün kapıların üzerinde (dışarıdan): Udhulûhâ bi-selâmin âminîn (el-Hicr 15/46), büyük avizelerde- avizenin ışığı ile ilahî nûr arasında irtibat kurularak- Allâhu nûru’s-semâvâti ve’l-ard (en-Nûr 24/35), bütün sütunların dört tarafında kûfî Kelime-i Tevhîd -ki bunlar da Hüsrevoğlu’na aittir-; kapı kanatlarında, her iki kanat kapandığı zaman tamamlanan büyük bir Muhammed ism-i şerifi ve onun yanında daha küçük rasûlullah ibâresi yazılmış.

Hocanıza sağlık ve afiyet üzerine içinden yazı eksik olmayan bir ömür niyaz ediyorum…

 

İbrahim Ethem Gören/23.05.2022-Yazı No: 298

 

HAFTAYA: DR. HATTAT NECMİ ATİK İLE SANATI VE ÇALIŞMALARI ÜZERİNE…

{name}
{content}
+
-
{name}
{content}
+
-

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

SİZİ ARAMAMIZI İSTER MİSİNİZ?

  • ADINIZ
  • SOYADINIZ
  • TELEFON NUMARANIZ
  • E-POSTA ADRESİNİZ
  • AÇIKLAMA
  • Kişisel Verilerle İlgili Aydınlatma Metni ’ni okudum, başvuru kapsamında kişisel verilerimin işlenmesine onayım vardır.

SİTE HARİTASI

İşleminiz gerçekleştiriliyor. Lütfen bekleyiniz...

BİZ SİZİ ARAYALIM

  • ADINIZ
  • SOYADINIZ
  • TELEFON NUMARANIZ
  • E-POSTA ADRESİNİZ
  • AÇIKLAMA
  • Kişisel Verilerle İlgili Aydınlatma Metni ’ni okudum, başvuru kapsamında kişisel verilerimin işlenmesine onayım vardır.